


St. Petersburg'da zaman
Yılbaşı gecesi... Kar, şehrin üstüne sessiz hücum birlikleriyle taarruz ediyor...
Şehir, beyaz bir karanlıkta sessizce homurdanıyor...
Karların üzerinde giderek çoğalan ayak izleri, soyluların yılbaşı gecesini kutladığı otele yöneliyor.
İçeridekilere yönelik sloganlar arttıkça artıyor...
Göstericiler, polisin barikatıyla göğüsleniyor...
Ve atlı polislerin nihai taarruzu...
Öfkeli kalabalık dağıtılıyor..
Balo dağılıyor...
Karda kan izleri...
Ve kar o izleri de örtüyor...
Beyaz bir karanlıkta mutlak bir sessizlik hüküm sürüyor sonra...
***
Hikaye, daha altı gün önce, İstanbul'un Taksim meydanında yaşananlarla benzeşse de, aslında geçen asrın başlarında St. Petersburg'da geçer...
Daha doğrusu ünlü Rus edebiyatçısı Boris Pasternak, Doktor Jivago adlı ölümsüz baş yapıtında hikayeyi böyle anlatır... David Lean'de sinema tarihinin klasikleri arasına giren filmini çeker bu senaryonun... Yılbaşı balosunun yapıldığı muhteşem otele doğru yürüyenlerin sesleri, aslında yaklaşan Bolşevik İhtilali'nin ayak sesleridir..
O ihtilal gelir de...
Bolşevikler teslim alır St. Petersburg'u...
Doktor Jivago ve ailesi Rus steplerine doğru uzaklaşır atlı kızaklarıyla...
Gerisi, pitoresk kar manzaralarının soğuk aydınlığında yaşanan kırık bir aşk hikayesidir...
Aşk hikayesinin sonu hüzünlü biter...
1917 sonbaharında başlayan devrim hikayesinin sonu gibi...
***
Taksim'deki öfkeli kalabalığın lüks otele doğru bağırıp çağırdığı saatlerde St. Petersburg'daydık...
Beş yıldızlı lüks otellerin önünden geçen kalabalıklar, St. Petersburg'un en büyük meydanına doğru akıyordu... Beş yıldızlı lüks otellerden çıkanlar da onlara katılıyordu...
Yılbaşı kutlamaları için...
Havai fişekler, karlar altındaki kenti aydınlatıyordu...
Ve kentin, Rus mimarisinin görkemli izlerini taşıyan tarihi binaları, maytap ışıklarına boğuluyordu..
O tarihi binaların, o sarayların bezediği şehrin adı önce Petrograd'dı...
Sonra St. Petersburg olmuştu...
Sonra Leningrad..
Şimdi, yeniden St. Petersburg...
O tarihi binalar da kaç kez el değiştirmişti..
Önce çarlığın sarayları, köşkleri... Sonra devrim karargahları...
Bugünse müze...
Hepsi... Sadece müze... Onlarca müze...
Bir de meydanlarda heykeller... Şehre ilk adını veren Çar Büyük Petro'nun atlı heykeli... (Bizim tarihimizin Deli Petro diye tanımladığı Çar...)
Ve şehre üçüncü adını veren Lenin heykeli... Sağ elini öne doğru uzatmış...
Yaşanan ikiyüz yıllık tarihin her katresine uzak duran yirmili yaşlarındaki gençler espriler üretiyor:
"Lenin 70 yıldır otostop çekiyor burada, ama kimse durmuyor..."
Gençler, yaşayan yapılar olmaktan çıkıp tarihin bir noktasında donmuş "müze"lerin önünden geçip gidiyor duraksamadan... Yarına bakıyor..
St. Petersburg'da zaman durmuş çünkü...
Zaman donmuş...
Tıpkı, Baltık Denizi'nden kentin içine sokulan fiyortlar, kanallar, nehirler gibi... Üstü buzlarla kaplı sular donmuş, akmıyor...
Belki de hâlâ kalp çarpıntıları duyulan tek şey Doktor Jivago'nun kırık aşk hikayesidir.
Belki de o da durmuştur bir yerlerde kimbilir...
Jivago'nun kalbinin durduğu o köhne tramvayda...
***
St. Petersburg; hiçbir aşkın, hiçbir fikrin, hiçbir inancın, hiçbir ideolojinin, tarihin akışını değiştirmiş hiçbir rüzgarın sonsuza dek süremeyeceğinin karlara gömülmüş devasa resmidir..
Üzerine kuşların konup kalktığı heykeller ve boyaları dökülmüş müzeler onu anlatıyor.
Suları donmuş nehirler onu anlatıyor...
Yalnızca...
Sessizlikte "Lara'nın Baladı"nı çalıyor balalaykalar belli belirsiz; tarihe ve aşka aşina hayalperestlerin kulaklarında...