İçişleri Bakanı Saadettin Tantan'ın, tüm tarihimizde ilk kez üstüne gitmeye çalıştığı hapazlamacılık, üçkağıtçılık, soygunculuk ve talancılık; biten Yüzyıl'da da aynı yaygınlıktaydı...
Biz 40 yıl önce böylesi gizli bir sömürü düzenine "Devlet eliyle kişi zengin etme" damgasını vurmuştuk.
Ve böylesine bir iç talanın Türkiye'yi gitgide daha çok çökerteceğini yazıp durmuştuk...
"Andıçlama"cılıkla çürütmecilik topları üstümüze çevrilmişti.
Biri, Meclis salonunda olmak üzere, 7 linç olayından geçtik. Hakkımızda açılan davaların haddi hesabı yoktu.
Samsun'da, artık konuşamaz durumda olan anneciğime söven pankartlar altında, kalkınma nutukları söylüyordu Süleyman Bey...
Ve Meclis'de dokunulmazlığımız kaldırılıyor; ellerimiz kelepçeli, sürüklene sürüklene Meclis'in ön kapısından çıkarılacağımız ilan ediliyordu...
Belki de hayatımıza mal olacak böyle bir rezilliği, bir gece saat 3'de Meclis'e gelerek İsmet Paşa önlemişti.
Türkiye, kepaze bir fiyaskoyla 20. Yüzyıl'ı da, köküne kadar boşuna ıskalamadı.
Kendi kendini yiyip eritirken; kendini çağdışılığa da mahkum eden bir "otofaji" sonucu ıskaladı.
Bugün bizim T.C. "yaşam kalitesi" açısından Yunanistan'ın bile 65 basamak altında...
Utanç verici...
Ankara'nın propagandasını yaparak, itibar yelkenlerini şişirmeye çalışan kalemlerin dışında; ülkenin durmadan soyulması sonucu, halk yığınlarının nasıl yoksulluğa mahkum edildiğini haykıran ozan, yazar, sanatçı ve bilimciler de vardı.
Onlar ezildi, çiğnendi, kahredildi...
Şimdi geçen yüzyılda büyük acılar çekmiş ozanlardan bir kaç örnek sunuyorum.
Ozan A.Kadir'in eşine adadığı "Elimde kalan" şiiri:
Yirmi yaşında hapse düştüm.
Yirmi beşimde sürgün oldum.
Yıllarca gençliğimi saçtım
Anadolu topraklarına.
Bir yokuşu yıllarca indim çıktım
döke döke kanımı
bir ekmek parasına.
İşte bugün altmış üç yaşındayım.
Bakıyorum gökyüzüne bugün gene
demir parmaklıklardan.
Bir senin yüreğin
ak bir güvercin
elimde kalan.
Ahmed Arif'in "Akşam erken iner mahpushaneye" şiiri:
Akşam erken iner mahpushaneye.
Ejderha olsan kar etmez.
Ne kavgada ustalığın,
Ne de çatal yürek civan oluşun.
Kar etmez, inceden içine dolan,
Alıp götüren hasrete.
Akşam erken iner mahpushaneye.
İner, yedi kol demiri,
Yedi kapıya.
Birden, ağlamaklı olur bahçe
Karşıda duvar dibinde;
Üç dal gece sefası,
Üç kök hercai menekşe...
Aynı korkunç sevdadadır
Gökte bulut, dalda kayısı.
Başlar koymağa hapislik,
Karanlık, can sıkıntısı...
Kürdün gelini'ni söyler maltada biri
Bense volta'dayım ranza dibinde.
Ve hep olmayacak şeyler kurarım,
Gülünç, acemi, çocuksu...
Vurulsam kaybolsam derim,
Çırılçıplak bir kavgada.
Erkekçe olsun isterim,
Dostluk da, düşmanlık da.
Hiçbiri olmaz halbuki...
Geçer süngüler namluya,
Başlar gece devriyesi jandarmaların
Hırsla çakarım kibriti...
İlk nefeste yarılanır cigaram,
Bir duman alırım, dolu,
Bir duman, kendimi öldüresiye.
Biliyorum, "sen de mi?" diyeceksin,
Ama akşam erken iniyor mahpushaneye.
Ve dışarda delikanlı bir bahar,
Seviyorum seni,
Çıldırasıya...
Nazım Hikmet'in 1945'de karısına yazdığı şiirlerden:
Bizi esir ettiler,
bizi hapse attılar;
beni duvarların içinde,
seni duvarların dışında...
Ufak iş bizimkisi.
Asıl en kötüsü:
bilerek, bilmeyerek
hapishaneyi insanın kendi içinde taşıması...
İnsanların bir çoğu bu hale düşürülmüş;
namuslu, çalışkan, iyi insanlar
ve seni sevdiğim kadar sevilmeye layık...
Türkiye, "adam başına düşen ulusal gelir birimi" açısından evrensel tabloda, durup dururken mi düştü 93. sıraya; yani döküntü ülkeler arasına?
Hiç durup dururken olur mu?
O canım ozanlarını, yazarlarını, sanatçılarını, bilimcilerini kahredip; yalancılarını, talancılarını, şarlatanlarını, üçkağıtçılarını, hapazlamacılarını kendisine baş tacı ettiği için düştü...
Tanrı, Tantan'a kolaylık versin...