kapat

30.12.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Magazin
Sabah Künye
Ata Online
Cumartesi Eki
Pazar Eki
Melodi
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

YeniBinyil
Turkport
1 N U M A R A
Sabah Kitap
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
NEBİL ÖZGENTÜRK(nebil@sabah.com.tr )


Giden yıldan, yeni yıla

"Ey, yirmibirinci asrın insanları.. Topsuz tüfeksiz, kaygusuz, bir sulh dünyasının çocukları! Ben de sizinle erişecek miyim o günlere, sizinle kolkola gezebilecek miyim o büyük caddelerde!" diyordu şair bir yeni yıla geçilen gece yarısında...

1940'ı, 41'e bağlayan geceyarısı, yani, yeni bir yıla girerken.. Şair, oturduğu yerden kalktı, pencereye doğru yürüdü, gökyüzüne baktı ve "Ey yirmibirinci asrın insanları!" diye seslendi..

Devam etti..

"Sizin şarkınızı söylüyorum şimdi, dolaşacaksınız dünyayı, evinizin bahçesinde dolaşır gibi ve giyeceksiniz bahtiyarlığı, çiçek kokulu bir çamaşır gibi.."

Bir hayale daldı sonra..

Yüzüne bir tebbesüm yansıdı; "Harp yok, darp yok artık.. Ve gözyaşı ancak, bir ölüler, bir de aşklar için dökülür.." dedi..

Sonra bir kez daha haykırdı; "Ey yirmi birinci asrın insanları!"

Sesini daha çok duyurmak, herkesin ona kulak vermesini istiyordu..

Diyordu ki..

"Bir dost şarkısı gibi geçersiniz içimden, böyle münzevi caddelerden.. Adımlarınızın sesi ne güzel gelir.. Elmanızı ısırırken ağlamayacaksınız bakıp yıldızlara.. Giyeceksiniz Bursa'nın ipeğini, güneşin ışıkları kadar ucuz!"

Şair birdenbire durgunlaştı.. Bir hüzün kaplamıştı içini..

Duvarda asılı duran gençlik fotoğrafına gözü takıldı, gelip geçen yılları düşündü, radyonun sesi açıktı, ajans haberlerine kulağını verdi ..

Savaş naralarından, savaş çığlıklarından sözediyordu spiker..

İşte, Hitler ortalığı kasıp kavuruyor, genç ölüler; birer birer..

Hafifçe başını pencereden dışarı çıkardı..

Ve "Ey, yirmibirinci asrın insanları.. Topsuz tüfeksiz, kaygusuz, bir sulh dünyasının çocukları! Ben de sizinle erişecek miyim o günlere, sizinle kolkola gezebilecek miyim o büyük caddelerde! Ayı, yıldızları, bulutları seyredecek miyim sizin kadar taze?" diye sordu..

Ama "heyhat" dedi..

"Siz, ilk şarkılarınızı söylerken, belki benim kemiklerim bile çürüyecek, belki benim şarkılarıma siz de geçeceksiniz bugünküler gibi dudak bükerek!"

Hayır hayır, kızmaya, alınmaya hiç gerek yoktu.. Olsun varsındı..

"Ne zararı var ki, Siz güzelsiniz, siz iyisiniz, siz bahtiyarsınız ya!" dedi başını öne eğip..

Sonra yüzünü güneşe vurdu.. Gülümsemeye başladı, hatta kahkaha attı ve altın vuruşunu yaptı..

"Merak etmeyin ahbaplarım.. Yeşil gecesinde çayırların..

Yine aşıklarla öpüşmek var. Yine şairlere şiir yazmak, yine Bekrilere sızmak, yine gülmek, yine kızmak.. Yanyana dizilmiş güneşler kadar güzel çocuklarına..

Yanyana dizilmiş aylar kadar güzel ve kedersiz analara..

Selam sana! Yirmibirinci asrın top sesleri gelen dünyasından.. Selam sana! Tanklar altında can çekişen yirminci asrın Avrupasından..

Selam sana! dünyanın en selamlarıyla.. Selam!"

Ve yine aynı gün ve saatlerde, İstanbul'un bir başka semtinde, bir başka şair de "Yeni bir yıl'ı karşılamaya hazırlanırken, penceresinden dışarı, gelip geçen insan kalabalığına bakıyor ve üşüyen kalbini ısıtmaya çalışıyordu..

Koca bir dünya haritası asılıydı duvarında..

Gözucuyla haritaya baktı, bir yandan da dışarıyı süzmeye devam etti..

Kendi hayatını, ülkesini düşündü, sonra haritaya dokundu, işte uzak ufuklar, uzak ülkeler... Bir oraya bir buraya dokundu durdu..

Tam atmış yıl sonranın "Yeni yılı"na seslenmeye başladı...

Kendi kendine, "o geceyi, o yılı görmek istediğini" söylüyordu..

Sonra bir bir sıraladı, "o gece"den sonra ne yapmak istediklerini..

Mesela, "Ne zevkli şey olurdu seyretmek torunumun, Van Üniversitesi'ndeki kız arkadaşlarıyla kutbu şimalide kızak kaydığını" diyordu..

Geçmiş memleket sıkıntılarından olacak, bir de kendi için bir şey istiyordu..

"Adana'da gençlik aşımı yaptırıp, Hindistan'da gerdeğe girmek için arzuhalsiz müracaat etmek hastanelere ne zevkli şey olurdu.."

Haa, bir de diyordu ki..

"Ne tadına doyulmaz olurdu, Adana Misisli Çapur Ali'nin, Sorbon Üniversitesi'nde "Parçalanan Atomun Sanayie tatbikine dair konferansını dinlemek..."

Sonunda o da bir "altın vuruş" yaptı..

"Şu 1941 harbi için, "Ne acayip şey" demek ne tadına doyulmaz olurdu!"

***

Evet, yeni bir yıla giriyoruz..

Yarın, gecenin bir yarısı, yirmibirinci asır sahiden başlıyor!

Sıkıntılı geçen bir yılın ardından; içi boş temennilerle dolu "Yeni yıl"yazılarından sıkıldığınızı bildiğimden...

(Zaten, 2000'e de yüzlerce "Yeni yıl dileği'yle, "kutlu olsun"larla, "Yeni yıl mutluluk getirsin"lerle uyanmamış mıydık. Ve koca bir yıl gelip geçmesine rağmen, kutladığımız, mutlu olduğumuz ne kadar az şey oldu).

Bugün, hakkımı iki "eski dost"a devrettim, bu sütunları "Yirmi birinci asra dair" kalem oynatmış iki şaire bıraktım..

Hasan İzzettin Dinamo (birinci şair) ve Orhan Kemal'in (ikinci şair) "Yirmi birinci asır şiirleri"ne..

Bu şiirler, dönemin edebiyat ve fikir dergilerinden Yeni Edebiyat'ta yayınlanmıştı.. Dostum Suphi Nuri İleri de, sepya dosyaların arasına dalarak dergide yayınlanan kimi yazı ve şiirleri geçenlerde iki ayrı kitapta topladı..

Ben de giden yılın son yazısına aktardım!

Not; Şiirlerin arasına serpiştirdiğim satırlar birer hayal ürünüydü.. Doğru ya da yanlış içimden geldiği gibi o günlere gittim sadece.. Yeni yıl affı istiyorum sizlerden.. Ve haydi, adet yerini bulsun; İyi yıllar ...

Kırmızı noktalı zamanlar
Birkaç haftadır bir işin içine daldık ki sormayın gitsin..

Salı akşamı "Bir Yudum İnsan"da "kırmızı noktalı zamanlar" var..

"Televoleleri seyredenler komünist olur!" tartışmalarının orta yerinde Yeşilçam'ın seks filmleri dönemini anlatmak istedik.

Akıllara ziyan bir sinema dönemini yani.. Artık tebessümle hatırlanan, hatırlanınca da yüzümüzü kızartan, "hey gidi günler" dedirten Yeşilçam'ın kayıp yıllarını..

Başrolde de, 70'li yılların kırk iki kiloluk seks ilahı Aydemir Akbaş var..... Perdede öpüşürken, paçalı donuyla sevişirken, ağzını her açışında belden aşağı sözcükler sıralarken, koltukların seyircisiz kalmadığı o dönemleri anlattı bize Aydemir Akbaş ve dönemin diğer aktörleri...

Şimdi, kablolu, çanak antenli dijital yayınlarla, poşet içindeki dergilerle, gece yarısı kaçamaklarıyla ve internette, birinden diğerine koşturulan seks siteleriyle, kalabalıkları içine çeken müthiş bir pornografi pazarı var ama..

O malum furyanın, öyle bir öyküsü var ki.. Dillere destan..

Kendi işimizin tanıtımını yapmak gibi olmasın ama asıl gelmek istediğim mesele, programın hazırlık aşamasında ve arşiv taramasında gördük ki bu ülkenin her döneminde birileri hep "kırmızı noktalı hayatlar" için düğmeye basmış.. Şimdi burada uzun uzun anlatmanın ne yeri ne de zamanı ancak..

Neler mi öğrendik 25 yıl sonra..

Önceki yıllarda bir filme izin vermek için yapımcılara hendek atlatan Sansür Kurulları'nın " üç günde çekilen bu senaryosuz filmciklere" bilinçli olarak izin verdiğini!

Pavyon ve randevuevlerinden "yıldız" sipariş edildiğini..

Sadece seks filmlerinin çekilebildiği bu dönemde, "ekonomik sıkıntıdan olsa gerek" Muammer Karaca gibi büyük aktörlerin dahi bu filmlerde oynamak zorunda kaldığını..

Kimi yapımcıların yozlaşma ve fütursuzlukta sınır tanımadığını, üç ayrı filmi biraraya getirirek oyunculara bile küçük dillerini yutturduğunu..

Kimi kadın oyuncuların intihar ettiğini ya da intiharın eşiğinden döndüğünü.. Ve daha neler neler..

***

Dönemin filmlerini bir bir izlerken, çok güldük, çok şaşırdık, çok düşündük..

Ama en çok da bizim ülkede "yozlaşma"nın her on yılda bir, bir başka gömlekle yeniden ortaya çıkarıldığını, bir başka biçimde vücut bulduğunu..

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır