İnsan malzemesindeki kalite düşüklüğü güngünden daha çok ortaya çıktıkça, ülkede angutluğun pıtıraklaşmakta olduğu kanısı da yaygınlaşıyor.
Köylülüğü aşamamış ve endüstri devrimi dönemiyle bütünleşememiş, mesleksiz bir Şark toplumu için, insan malzemesindeki kalite düşüklüğü doğaldır maalesef...
Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde nüfus 15 milyonken, İstanbul'la Ankara'nın profilini bürokratik bir burjuvazi çiziyor gibiydi...
Karayollarıyla köy yollarının iyice ihmal edilmesinin bir nedeni de; taşrayla kırsal kesimin Ankara'yla İstanbul'a akmasını engellemekti.
"Asrileşme" iddasındaki Türkiye'nin vitrini bozulmasın isteniyordu... Oysa Avrupa'da adam başına düşen ulusal gelir ortalaması 1000 dolara doğru yönelirken, Türkiye'de 80 dolardı...
Ama bürokratik burjuvazinin görüntüsü "çağdaşmış" gibiydi..
1947'de ABD Türkiye'de karayolları seferberliğini başlattı ve büyük kentler hem gecekondu istilasına uğradı; hem de kasaba, her alanda egemenliği ele geçirmeye başladı..
Ancak Cumhuriyet, "Memalik-i Osmani"nin alt yapısını değiştirmeyip, sadece etiketlerini değiştirdiği için; Hazine toprakları da, "Hazine-i hassa"nın yerini almış olan Devlet Bankaları da, daha çok yağmalandı..
Bürokrasiyle siyasetçiler de önemli bir oranda bu yağmalara ortak oldular..
20. Yüzyıl bitiminde Avrupa'da adam başına düşen ulusal gelir ortalaması 20-30 bin dolar arasını koşarken, Türkiye 3 bin doların bile altında kalmıştı.
İnsan malzemesindeki kalite düşüklüğü de iyice su yüzüne vurmuş, angutluk pıtıraklaşmıştı.
21. Yüzyılla birlikte hızlanmaya başlayan saydamlaşmaya karşı; çok kötü yönetildiği ve aşırı hapazlandığı için, bir türlü çağdaşlaşamayan toplumun gerçeklerini; "Türk'e Türk propagandası" yaparak hamaset afyonlamasıyla maskeleme olanağı da artık azalmakta..
Düşünün ki, biten yüzyılı da rezalet bir fiyaskoyla ıskalamış durumda Türkiye... "Yaşam Kalitesi" açısından Yunanistan'ın bile 65 basamak altına düştü.. Ya hele "ulusal gelir dağılımındaki adaletsizlik" açısından nerede? Tanzania'nın dahi gerisinde...
Neyse ki, Büyük Gorbaçov'un "küreselleşme sürecini" tetiklemesinden ve "ulus-devlet" modelinin aşılmaya başlamasından sonra; "ilerici"liğin bayrağı da, "ulus-devlet" modeline çaresiz bağlı kalmak zorunda olan "siyasetçiler"in elinden, "bilimciler"in eline geçti...
Şimdi artık "ilerici"liği temsil ettiklerini sanan siyasetçiler de, aslında "statükocu" kaldıklarından; "değişimcilik"in liderliğini bilimciler aldı..
Karl Marx'ın "non-antagonist" diye adlandırdığı dönemdir bu...
Evrensel değişimi artık hiç kimse geciktiremez...
Böyle bir döneme bir an önce geçilmesini de Büyük Gorbaçov sağladı. Lenin'den çok daha büyük bir ihtilalci olduğu, ilerde daha iyi anlaşılacak...
Değişimciliğin liderliği bilimcilere geçtikten sonra; "Kozmos'taki sürekli değişimle, Dünya'daki insanlığın da bütünleşerek; Kozmos'daki enerji kaynaklarını alabildiğine kullanma sayesinde biribirini sömürmeye gerek duymaması" anlamına gelen Komünizm; rayına tam oturmakta artık...
"Ulus-devlet" modeli aşıldığı için, siyasetçilik de eski tahtından iniyor ve "Avrupa vatandaşlığı"; Clinton'un da ilk kez İstanbul'da değindiği üzere "Dünya vatandaşlığı"nın çıkış limanlarını hazırlıyor..
Tüm çağları ıskalamış olan Türkiye, bu kez böyle bir değişimin dışında kalabilir mi? Hadi diyelim ki, 20-30 yıl daha dirensin...
Sonunda Türkiye de 21. Yüzyıl'lı olacaktır; hiç kuşkunuz olmasın...
En geç 20-30 yıl sonra...
Enseyi karartmayın...