- Paranızı almadılar mı?
- Hepsini bulamadılar, ondan sonra üzerimde elmas parçaları vardı. Onları ele geçiremediler.
Ben başıma gelenleri karşılık olarak hikâye ettim. Çaresiz adamcağız o halinde bana acımış olmalı ki, bir paket sigara, kibrit, çikolata, üzüm vesaire verdi. Bir kaç gün sonra Rus'u alıp götürdüler. (...)
Zindana atıldığımın kırbeşinci günü idi. Süngülü on asker ve bir çavuş arasında elime kelepçe vurdular. Harbiye Mektebi'ndeki İngiliz Karargâhı'na götürdüler. Bir odaya girdim, içeride bir İngiliz albayı ile bir yüzbaşı oturuyordu. Albayın İstihbarat Müdürü Kolonel Dikson olduğunu daha sonra öğrendim. (...)
Albay, İngiliz Kemal'in
tuzağına nasıl düştü?
Albay:
- Siz burada bir komite reisi imişsiniz, dedi. Tabii güldüm. Bir daha sordu:
- Arkadaşlarınız nerede?
Bu soru kafamın içinde bir şimşek gibi çaktı. Aklım fikrim hep ihtiyar zindancıdan intikam almakla meşgul olduğu için albayın sorularından yararlanabileceğimi düşündüm:
- Komite filan yok, bunlar hep hayaldir. Yalnız çok sevdiğim bir arkadaşım vardı. Tutulduğumu haber verince kaçtı.
Yalan söylüyordum. Albay irkilerek sordu: "Nasıl haber verdiniz? Siz başka kimselerle görüşmekten menedilmiş biri değil misiniz?"
Ben sahte bir kekeleme tutturdum. Albay ısrar ediyordu: "Söylesenize, siz başkaları ile görüşmekten tecrid edilmiş idiniz; tutuklanmanızdan kimsenin haberi yoktu. Nasıl haber verdiniz?"
Ben inadına kekelemekte, güya korkmuş ve şaşırmış gibi tavırlar sergilemekte devam ediyordum. Subay işi kurnazlığa vurdu. Aklınca beni kandırıp ağzımdan ısrarla alacaktı. Vaatlerde bulunmaya başladı. Bana kolaylık göstereceğini, esasen bende büyük bir cürm görmediğini söyledi. Dışarısıyla haberleştiğime kanaat getirmişti. (...)
Artık intikam planını tatbik etmek zamanı gelmişti. Cebimdeki sigara kutusula, çikolata, üzüm ve saireyi çıkararak:
"Para verince hapishane müdürü bana yardım etti"
- Bunları görüyor musunuz, dedim. Hapishaneye girerken üstümde bir çöp bile bırakmamışlardı. Halbuki ben hem arkadaşımla haberleştim, hem de onun bana gönderdiği bu hediyeleri aldım.
Albaya ayağa kalktı. Yüzü kıpkırmızı kesilmişti: "Çabuk söyle, buna nasıl muvaffak oldun? Eğer doğru söylüyorsan seni kurtarırım." Ben hep o korkak tavır ile kekeleyerek: "Şey efendim, hapishane müdürü Todorupulos vasıtasıyla haberleşiyordum" dedim.
Albay çılgın gibi haykırdı: "Vay hain vay, ben zaten o ihtiyar Rum'dan şüpheleniyordum." Ve yanındaki subaya yavaşça bir şeyler söyledi. Benim önümdeki telefonla Todorupulos'un tutuklanması emrini verdi.
Hapishaneye dönüşümde bütün gardiyanlar değişmiş, hepsi İngiliz olmuştu. Müdürlüğe de bir İngiliz'i tayin etmişlerdi. Şimdi bir parça daha insanca muamele görüyordum. İki gün sonra polis müdürü Todorupulos işi hakkında ifademi almak üzere çağırdı. Albay Dikson'a ne söyledimse, ona da aynısını tekrar ettim. Her yemek başına beş ve her mektup başına onbeş lira verdiğimi anlattım. Zindancı bütün bunları inkâr ettiği gibi beni de protesto ediyordu.
Ben saf bir tavırla polis müdürü önündeki defterlerle meşgul iken kısık bir sesle, aslında ise müdürün duyabileceği bir sesle: "Ne yapayım, Todorupulos, ben nizamdan korkarım. Zaten başımda bir bela var, bir de senin yüzünden ayrı belaya mı gireyim? Söylemeyecektim; fakat ne çare, bir defa yakalanmış bulundum. İkimiz de kabahatliyiz, ne yapalım çekeceğiz," diyordum. On! Çok şükür, intikamımı almıştım. Todorupulos'un eline de bir kelepçe vuruldu. Verilen emirden anladığıma göre onu Arapyan Hanı'na götürdüler: Ondan sonra herif ne oldu bilmiyorum.