Rahmetli Kemal Sunal'ın, baş rollerini Metin Akpınar'la paylaştığı sonuncu filmi "Propaganda"yı yeni seyredebildim...
Rejisörlüğünü Sinan Çetin'in yaptığı filmde; Cumhuriyet'le birlikte "sanal"lığı kesin bir "Devlet politikası" olarak büsbütün benimsemiş olan Ankara'nın, yapay tutumlarına karşı; mizahi bir gerçekçilikle, bir sınır köyünün öyküsü anlatılıyordu.
Güneydoğu'da bir sınır köyü... Köyün bir bölümü Suriye tarafında.. Ancak köy, fiilen ortak bir yaşamı paylaşmakta... Bir bakıma herkes, karşılıklı bir "pasavan"; köy içinde Suriye tarafına gidip gelmelere karışan marışan yok...
Derken Soğuk Savaş dönemine geçiliyor... Ankara Washington tarafında kalıyor, Suriye de Moskova tarafında..
Ve köyün içinden geçen Suriye sınırı, tel örgülerle keskinleştiriliyor; bir de bir gümrük kapısı yapılıyor..
Artık Suriye tarafına geçmek de pasaporta tabii; Suriye tarafından Türkiye tarafına geçmek de...
Kemal Sunal, resmi gümrük görevlisi oluyor; köyün ağalarından çocukluk arkadaşı Metin Akpınar ise Suriye tarafında kalıyor..
Köyün bir tarafından bir tarafına pasaportsuz geçme yasağı başlayınca da; kahkahalı bir rezalete dönüşüyor olaylar...
Bana göre bazı gereksiz tekrarlarla, filmin mizahi uslubunu bozan bazı aşırı patetik sahneler olmasa; belki daha da iyi olurdu...
Ankara'nın ve Ankara'ya bağlı Ğkendi yerelinde "astığı astık, kestiği kestik" olan- kapıkullarının sanallığı ile, olayların saydamlığı, çok iyi yansıtılmıştı "Propaganda" filminde..
Sanallık ve saydamlık...
Tıpkı Osmanlı Sultanları gibi Ankara'nın da ödü koptu saydamlaşmadan...
Matbaanın üçyüz yıl boyunca reddedilmesi çok mu bilinçsizdi?
Ya Cumhuriyet döneminde yasaklanan kitaplar, piyesler, filmler; içeri tıkılan ozanlar, yazarlar, sanatçılar, bilimciler?...
Ne yazık ki, bunları konuşmak için artık çok geç.. Bizim Türkiye Cumhuriyeti, biten yüzyılı da feci bir fiyaskoyla ıskalamış durumda..
Sözde 74 üniversite var ülkede...
Bunlardan kaç tanesi gerçekten evrensel bir kalitede?
Çoğu sanal onların da...
Geçtiğimiz pazar, Dış Ticaret Müsteşarı Kürşad Tüzmen, medya mensuplarıyla düzenlediği bir sohbet toplantısında:
- Millet, iş dünyasını "hırsız"; iş dünyası da Ankara'dakileri "kafasız" olarak görüyor, demiş...
Sanallıktan saydamlaşmaya geçilemeyişin sonuçları bunlar..
Genellikle ne iş çevrelerinin kazançları saydam, ne Ankara egemenlerinin kaliteleri...
Sadece olduğundan fazla görünme pozörlüğü ve hapazlamacılık...
Evet ne yazık ki, artık çok geç bunları konuşmak için.. Türkiye "yaşam kalitesi" açısından Yunanistan'ın bile 65 basamak altına düşmüş durumda...
Ancak globalleşme süreci, umursamazlıktan asla gelemez Türkiye'nin bu kadar sanal ve çağ dışı kalmış olmasını...
20 bayram sonra, kendi uğraş alanlarında evrensel bir kalite yaratanların yıldızları parlayacak; olduğundan fazla görünme pozörlüğüne takılı kalmış olanların ise, güngünden daha çok sönecek balonları...
Ve gitgide hızlanacak olan saydamlaşma, "siyasal hırsları" da tarihin çöplüğüne süpürmeye başlayacak...
Şark, "monizm"in ne olduğunu anlayamadı. Yani enerji kaynakları genişledikçe, yönetim modellerinin de değişeceğini; yoksulluğun azalmaya başlayacağını; yönetenlerle yönetilenlerin arasındaki "egemenlik-kulluk" farkının aşılacağını...
Böylesi bir değişimin öncülüğünü, siyasetçilerin üstlendiği dönemler sona erdi. Uzay çağında, değişimin öncülüğü bilimcilere geçti..
Türkiye henüz bu konulardan öyle uzak ki...
Ama önümüzdeki 20. bayrama kadar Türkiye de, 21. Yüzyıllı olmaya başlayacaktır...
Enseyi karartmayın...