kapat

28.12.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Magazin
Sabah Künye
Ata Online
Cumartesi Eki
Pazar Eki
Melodi
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

YeniBinyil
Turkport
1 N U M A R A
Sabah Kitap
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
ZÜLFÜ LİVANELİ(livaneli@sabah.com.tr )


Haksız ve yersiz bir savunma duygusu

Yenicami önündeki işportacı delikanlı gırtlak paralıyor: "Japon yapamaz bunu abi, Japon yapamaz! Soba bu soba!"

Elinde salladığı şey, kaba sentetik kumaştan yapılmış kazık gibi bir palto.

Bayram alışverişi çekimleri yapmakta olan Savaş Ay mikrofonu uzatıyor delikanlıya. O kargaşa içinde yanlış anlamış olmalı ki "Japon malı mı bu?" diye soruyor.

Çocuk dikleniyor hemen "Yok abi yaa! Japon bunu becerebilir mi? Ancak Türk yapabilir bunu Türk!"

"Peki" diyor Savaş; kızma der gibi. Uzaklaşıyor oradan.

Aslında çocuk haklı! Japon bunu yapmıyor.

Ya ne yapıyor Japon?

Sony, Mitsubishi, Toyota, Honda, Lexus, Pioneer gibi binbir markayla evlerimizin her köşesine giriyor.

Kenzo Tange gibi dev mimarlar, Kawabata gibi dev romancılar, Kurasova gibi dev yönetmenler yetiştiriyor.

Nobel ödülleri alıyor ve adam başı milli geliri 27 bin dolar.

Ama bizim Yenicami önündeki çocuk bunları duymaktan rahatsız olur.

Bu yüzden, geleceğini yitirmiş, bağrıyanık bir yoksul çocuğu olarak Yenicami önündeki perişan kalabalığa bağırıp duruyor: "Bunu Türk'ten başkası yapamaz! Yapamaz!" diye.

Çünkü abileri onun böyle düşünmesini istemektedirler.

"Biz nerede yanlış yapıyoruz? Bu kadar köklü bir ülke, bu kadar soylu bir halk neden modern dünyada hak ettiği yeri alamıyor? Yoksa kötü mü yönetiliyoruz?" soruları yasaklanıyor.

***

Bazı abiler, bir zamanlar devletin her türlü tezini savunmak için maaş alırlardı. Meslekleri, inandıklarının yanısıra, inanmadıkları tezleri savunmayı da gerekli kılardı.

Şimdi emekli olarak yine devletten geçiniyorlar; belki de bu yüzden bazıları gazete yazarlığına terfi (tenzil-i rütbe olarak da adlandırılabilir) ettikten sonra da kendilerini bu misyonla yüklü hissediyorlar.

Oysa iki mesleğin etik ilkeleri birbirinden tamamen ayrı.

Birincisi temsil ettiğin devlete sonuna kadar sadakat göstermek, onun yanlışını bile savunmak; gazete yazarlığı ise bağımsız bir kafa olarak gerektiğinde devlet dahil her kurumu eleştirebilme özgürlüğü.

Yazı yazmayı böyle algılayan ve müthiş bir bilinç düzeyiyle harika yazılar yazan emekli büyükelçiler var. Onları saygıyla sevgiyle okuyor ve düşüncelerinden yararlanıyorum.

Ama ne yazık ki henüz başka bir iş yaptığının farkına varamayanlara da rastlanıyor.

***

Aslında sorun meslek etiğinden daha derinde. Kendilerini, devleti yurttaşlarına karşı korumakla görevli sayan bir takım kişiler var aramızda.

Ama kimse onlara böyle bir hak vermiyor.

Bir emekli büyükelçinin, bir gazete yazarının (ya da herhangi bir meslek mensubunun) Türkiye'yi diğer insanlardan daha fazla sevdiğini düşünüp, devleti koruma içgüdüsüyle harekete geçmesi haklı bir sebebe dayanabilir mi hiç?

Türkçenin edebiyat şaheserlerini yaratanlardan daha mı yurtseverdir bu kişiler?

Bu toprakların müziğini, resmini, bilimini bütün dünyaya hediye edenlerden daha mı değerlidirler?

Yüz yıl sonra onların mı adı anılacaktır bu ülkede, yoksa yaratıcıların mı?

Peki neden kendilerini, yeldeğirmenlerine karşı mücadele eden Don Kişot gibi hayali düşmanlara karşı çarpışmak zorunda hissederler ki?

Hem de Don Kişot'un o safiyane ve halisane niyetlerine sahip olmadan.

Bunu anlamak mümkün değil.

Mümkün de koskoca adamları, Yenicami önündeki işportacının söylediklerini, başka bir terminolojiyle tekrar eden kişiler olarak tanımlamak yakışık almayacak.

Bu yüzden susalım bari!

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır