Bütün gece lodos kudurdu. Rüzgarın pencerelerde patlayan tokatlarında, sıskalaşan ömür takviminin kaybolmuş bahçeleri de seksek oynuyor gibiydi...
Yazıyla geçmiş yıllar...
Hem de nerde?
Geçmişinde matbaanın üç yüzyıl reddedilmiş olduğu; toplumsal birikiminde "nesir edebiyatı"nın bulunmadığı; kul yığınlarıyla egemenlerinin, anadillerini "okuma ve yazma" boyutuyla bütünleştiremediği, "şifahi bir topulm"da..
Düşünün ki, Mısır Çarşısı'ndaki bir patlamanın dahi gerçek nedeni iki buçuk yıl sonra saptanabiliyordu...
Ve gencecik Pınar Selek, patlamanın bir bombadan kökenlenmiş olabileceği varsayımıyla suçlanarak tutuklanıyor ve tutuklu olarak iki buçuk yıl yatıyordu cezaevinde...
İki buçuk yıl sonra anlaşılıyordu ki, Mısır Çarşısı'ndaki patlamaya bir gaz tüpündeki sızıntı neden olmuştur...
Pınar Selek serbest bırakılıyor; kızının suçsuzluğunu kanıtlamak için, vakur ve objektif, uğraşıp duran Avukat Alp Selek de rahat bir nefes alıyordu; eşi, yani Pınar'ın annesi, cefakar Ayla Selek de...
Böylesine hukuk bilincinden ve titizliğinden yoksun bir ülkede, durmadan suçlanan yazılarla geçmiş yıllar...
Lodos sert esiyordu...
Bir kaç gün önce ne kadar çok özleyiverdim Yaşar Kemal'i...
Basınköy'de 33 yılın kaygılarıyla kahkahalarını, bir saç örgüsü gibi paylaştığımız dönemler...
1973'de Nobel ödülünü bir tek oy farkıyla kaybetmişti Yaşar.. Ödülün açıklanacağı sırada beni ziyarete gelmişti cezaevinde.. Dünya ajansları da peşindeydi... Ne yazık ki, ödülü bir tek oy farkıyla Avusturalyalı yazar Patrick White kazanmıştı.
Acılı günlerimde de hep yanımdaydı...
Paris'de de buluşup, yazı dünyalarından konuşarak şarap içitiğimiz günler vardı...
Bilinen -yoksul yahut gösterişli- hayatların ne kadar dışında ve yazı okyanuslarının uçsuz bucaksız yıldızları altında yaşamıştık...
Telefonla aradım Yaşar'ı...
Birden öyle bir tuhaf oldu ki içim, öyle bir tuhaf oldu ki...
Lodos kudurdukça kudurdu...
Basınköy yıllarının kaybolmuş bahçelerinde her sabah telefonla, ama mutlaka her sabah İlhan Selçuk'la konuşurduk..
O da, üç beş gün önce "Acı" diye bir yazı yazmıştı... Unutulmayacak türdeki yazılarındandı...
İlhan'ın dostluğunda da imbikten geçme vefalar yatar...
Neler neler yaşamadık ki, İlhan'la da...
İlhan'ı da aradım telefonla...
Sıskalaşan ömür takviminin eski yaprakları üstünden yine çıkıverdi İlhan'ın zeki titreşimli ılıman sesi..
Yaşar'la da, İlhan'la da kavilleştik daha sık buluşup konuşmaya..
Cuma akşamı Ara Güler ve eşiyle beraberdik. Bizim Nebil Özgentürk de vardı...
Ara, Paris'de Life dergisi için Salvador Daly'nin fotoğraflarını çekme serüveni sırasında, Daly ile yaşadığı garip sinemanın dördüncü boyutunu anlatıyordu...
İstanbul'da da, pek kimsenin ilgilenmediği Tennessee Williams'la; "şifahi toplumlar"ın birikimlerinde bulunmayan, çarpıcı filmler yaşamıştı...
Nasıl güldük, nasıl güldük Ara'nın anılarına...
Lodos biraz sakinleşti gibi...
Sanallıktan saydamlığa geçememiş; sahte pozlarla kendi kendini afyonlayıp duran, çağ dışı bir alemde; büyük bedeller ödemiş olsak bile, beyinsel bir aristokrasinin lezzetini tadarak yaşamıştık galiba... Şark'ın dubaracı şarlatanlığı bize çekimli gelmemişti...
Birden keyiflendim, kalktım bir kadeh soğuk beyaz şarap koydum kendime...