Kırk kere yazdım, gerekirse kırk bin kere de yazarım.
Bir ülkede, ekonomik ve politik anlamda, ulusal bir proje uygulamaya konuluyorsa, bunun başarısı kesinlikle "milli mutabakata" bağlıdır.
Buna "konsensüs" de denilebilir.
Hükümet bir "enflasyonu düşürme" projesi yürütüyor.
Fakat bu proje yürürlüğe konmadan önce, toplumun bütün kesimleri ile mutabakat sağlanmadı.
Halbuki, enflasyonu düşürmenin bayağı can yakacağı biliniyordu.
Bu mücadele bir anlamda, şimdiki kuşakların gelecek kuşaklar için göstereceği fedakarlık sayılabilir.
Öğretmene, polise, mühendise, mimara, doktora ve devletin öteki memurlarına, işçilerine, esnafa, küçük çaplı imalatçıya vesair çalışan kesime diyorsun ki:
Kemerler sıkılacak!..
Niye?..
Enflasyonu indirmek için!..
Anladık da...
Ne kadar sıkılacak?
Herkes sıkacak mı?
Enflasyon, kesin olarak ne zaman ve ne seviyeye düşecek?
Ondan sonra benim bundan çıkarım ne olacak?
Çocuklarımın çıkarı ne olacak?
Şimdikinden kötü durum ne kadar sürecek?
Daha iyi duruma ne zaman geçeceğim, ne kadar vadede refaha ve huzura kavuşacağım?
Bütün bu soruların cevaplarının, vatandaşa açıkça verilmesi gerekmez miydi?
Gerekirdi, çünkü mücadele biraz da "yürek birliği" ister.
İnanç ister, güven ister, samimiyet ister!.. Bunların hiçbiri yapılmadı.
O yüzden sanıyorum ki, önümüzdeki yıl büyük kavgalara tanık olacağız!.. Çünkü Ankara, medeni kamuoyu kriterleri ile değil, Osmanlı kriterleri ile yürümeye devam ediyor.
Biz yaptık oldu!..
Olsun da görelim bakalım, biz mahçup olalım, razıyız...
Milli mutabakatın "manevi yararlarını" ihmal etmek, en azından vatandaşa saygısızlıktır.
Bunu ne zaman anlayacağız?
Maneviyat, bütün mücadelelerde başarının en azından yarısı değil midir?
Durup dururken bu ingilizce sevdası ve ihtiyacı Yaşar Bey'de niçin depreşti diye merak etmekteydim, kaç zamandır... Sonunda kendimce bir sebep buldum:
Biliyorsunuz Yaşar Topçu'nun, yakın geçmişte Alaattin Çakıcı ile telefon muhaberatında bulunduğu gerekçesiyle, başı iyiden iyiye derde girmişti. Topçu, "Adam telefonla arıyor, mecburen konuşuyoruz, elimden ne gelir?" dediydi. Herhalde sayın Topçu, düşündü taşındı ve dedi ki: Eğer Alaattin beni bir daha telefonla arayacak olursa, sular seller gibi ingilizce konuşur, kendime Yaşar Topçu değilmiş süsü veririm...
Bence de fena taktik değil...
Yeter ki, ingilizceyi sökmüş olsun...
Fakat 78 yıl sonra yine Afyon'da, Türkiye'nin motorize tatilci vatandaşları karda kilitlenip, Antalya'ya varamadılar. Ortada düşman olmadığı halde...
Çünkü yağan karı, etkisiz hale getirecek donanım ve techizat eksikti. Kamyonlar, yolu tamamen kapatmıştı.
Türkiye'nin "keçi yolu"ndan farksız karayolları, kendi vatandaşlarına geçit vermiyordu.
Sonradan dönüş yolunda kamyonlara yasak geldi. Türk'ün aklı "giderken" değil, "dönerken" imdada yetişmişti!
Peki, giden kamyoncular, dönerken, "Ben dönmüyorum ki halâ gidiyorum" derse, gidenle döneni nasıl ayırdedeceğiz? İşte "Türk aklı!"
Fakat kabristanlarımız, bir kısım baldırı çıplağın muhasarası altına...
Neyin nesi, kimin nesi oldukları belirsiz çocuklar, ellerinde su bidonları ile kabristana giren insanların yakasına kene gibi yapışıyorlar...
Mezarı ben baktım, çiçekleri suladım, hep temizledim türünden bitmez tükenmez bahşiş beklentileri...
Bir de bunlara bekçi kılıkla adamlar eklenince, vatandaşta, ne yakınını ziyaret edecek tahammül, ne dua edecek hal kalıyor.
Yoksuldur deyip, bahşiş bırakmak isteseniz de yüzsüzlük asap bozuyor.
Üstüne üstlük, "bahşiş vermezsem, mezara zarar da verebilir" korkusu... Belediyelerin, bu rezalete ve sefalete bir son vermesi gerekiyor.