Kent şekerlerinin bayram için hazırladığı reklam filminin, nüfusun en az yarısının yüreğini titretmesi boşuna değil. Çünkü o film çağımızın en yaygın ve en büyük trajedilerinden birine parmak basıyor.
Yüreği korku ile titreyenler yalnızca "kuşlar uçup gittikten" sonra yuvalarından yapayalnız kalan ya da kapısında ambulansların nöbet tuttuğu huzurevlerinde ölümü bekleyen yaşlılar değil.
"Küçük kızının" artık erkeklere alıcı gözle bakmaya başladığını, kendisine eskisi kadar şımarıp kucağına oturmadığını fark eden babalar, oğlunun "ayrı tatil" lafını ilk duyduğundan bu yana yüreğine kor düşen anneler; çocuklarının çoktandır eve gelir gelmez odasına çekildiğini fark eden bütün ebeveynler, yağmurlu bir bayram günü pencerenin önünde gözyaşı döken o yaşlı çiftin dramını seyrederken kendi geleceklerinden korku içinde acı acı yutkunuyor.
Kuşakların birbirinden kopuk yaşamaya mahkum edilişi...
Modern hayat, bu trajediyi, bizlere "bir kader" olarak dayatıyor. Tıpkı ölüm gibi, bu kadere razı olarak; kaçınılmaz anın bir gün mutlaka geleceğinin bilinci içinde yaşamamızı ve o an geldiği zaman da, gözyaşlarımızı içimize akıtıp bu kopuşu "hayatın bir gerçeği" olarak kabullenip olgun bir şekilde sineye çekmemizi öğütlüyor.
İlk gülücülüğünü gördüğümüz andan, kocaman bir insan oluşuna kadar koca bir hayat serüvenini birlikte yaşadığımız; sevinçlerini, üzüntülerini, coşkularını bütün benliğinizle paylaştığımız bir varlığın, bir gün kaçınılmaz bir biçimde bizden kopacağını; uzaklarda bir yerlerde bizden ayrı bir hayat yaşayacağını; günlük hayat dediğimiz o engin deneyimi artık onunla paylaşamayacağımızı; dolayısıyla birlikte oluşamayacağımızı ve giderek yabancılaşacağımızı bilmemizi ve kabullenmemizi bekliyor.
Bayram günü bir pencere önünde gözyaşı dökmek sadece bir sonuç... Çok bildik bir senaryonun, milyonlarca kere yazılıp milyonlarca kere oynanan bir filmin final sahnesi sadece.
O son sahnenin öncesinde, uzun bir tarihi geçmiş, acılı bir hikaye uzanıyor...
Tarıma dayalı toplumun büyük ailesinden kapitalizme geçişte üretim biçiminde yaşanan değişikliklerin bir sonucu olarak ve elbette ki özgürleştirici bir form olarak ortaya çıkan çekirdek ailenin geldiği son noktanın hikayesi...
Vardığımız bu son noktada bir bakıyoruz ki, çekirdek aile, çekirdeğin en çekirdeğindeki iki kişiyi kırılmaz bir yalnızlık çemberiyle kuşatmış ve bayramdan bayrama kapısını çalan çocuklarını ebediyyen beklemeye mahkum etmiş.
O reklam filmindeki çifti görmeye yüreğimiz dayanmıyor. Hepimiz kendi geleceğimizin korkusu içinde kanal değiştiriyor; "bayram gününde bu kadar acıklı şeyler de gösterilir mi" diye sitem ediyoruz.
"Gerçekçiliğin" bu kadarı karşısında tepki duyuyor; hani neredeyse televizyonda ceset göstermemeye benzer bir sansür kuralının işlemesini istiyoruz..
Ama nedense, bu "acıklı son"u yaratan kültürü "kuşaklararası çatışmanın ve kopuşun kaçınılmazlığı" kültürünü baş tacı etmeye ve her gün yeniden ve yeniden üretmeye devam ediyoruz. Bir yandan o yaşlı çift için gözyaşı dökerken, bir yandan da 15'ine vardı mı "ne zaman başkaldıracak" diye çocuklarımızın gözünün içine bakmaya, 20'li yaşları ortaladığı halde hala ebeveyni ile birlikte oturan gençleri ayıplamaya, "kendi ayakları üstünde durmak" üzere "yuvadan uçanlar"ı alkışlamaya devam ediyoruz.
Farklı kuşaklardan insanların hayatı paylaşması dendiğinde, geçmişin büyük ailesine dönüşten başka bir yol düşünemiyor, onu da istemiyor, bu yüzden de elimiz böğrümüzde kalıyoruz.
Artık neredeyse, ölüme çare bulma noktasına gelmişken, bu çağdaş "kader"e başkaldıramıyor, hayattaki en değerli varlıklarımızdan maddi ve manevi kopuşumuza bir çare bulunabileceğini hayal bile edemiyoruz...