


Yaşam tarzımız
Ölümü, kendimize "yaşam tarzı" seçtiğimiz halde, cezaevlerine yapılan operasyonlarla, hepimiz örselendik.
Üzüntüden, eziklikten ve kahırdan midelerimize kramplar girdi.
Daha önce de yazmıştım, ideolojileri ve suçları ne olursa olsun, gepegenç insanların cayır cayır ölüme gidişine, ezilmeden ve üzülmeden seyirci kalabilmek için, ruhunu ve yüreğini kaybetmiş olmalıydı insan...
Fakat oldu!..
Çünkü sertlik ve acımasızlık bizim karakterimizde var. Devlet de sert, buna karşılık örgüt de sert!..
Evlatlarını kaybetmiş olan ana babaların yürekleri dağlandı.
Ne söyleseler, ne kadar ağlasa ve ne kadar feryat etseler haklarıdır.
Fakat mutlaka tespit ve teslim etmeliyiz ki: Örgüt, anlaşma ortamının giderek ortaya çıkması anında, "Ölüm oruçlarına son veriyoruz" diyebilseydi... Küçücük bir "insani" refleks gösterebilseydi, kamuoyunu bu kadar karşısına almazdı.
Sertlikten kastım işte bu!..
Bir ideoloji ne kadar "katı" olursa olsun, amaç yine de insan değil mi? Ve eylem süreçleri "düşünceye" oturmak zorunda değil mi?
Bu sertlik ve acımasızlık, bu "ölümcülük" yüzünden değil midir ki, molla diktatörlüğü ile proletarya diktatörlüğü arasında hiçbir fark kalmıyor! Ölmek ve öldürmek amaç haline gelince, geriye yaşama dair ne kalıyor? Hiçbir şey!..
Türkiye, yoksulluğu ve eğitimsizliği yenemediği için... Çaresizliği ve çıkarsızlığı aşamadığı için...
Türkiye, insanca düşünen ve insanca davranan bireyler organizasyonunu kuramadığı için, sürekli ölüyor, sürekli öldürüyor ve ölümü yüceltiyor!
Ne çabuk unuttuk?
Bu ülkede her yıl 5 bin kişinin trafik kazalarında öldüğünü...
Binlerce bebeğin, üç yaşına gelmeden hastalıktan kırıldığını...
Daha geçen gün, üniversiteli bir genç kız, ayağı çiçekleri koruyan ipe takılıp, otobüsün altında can verdi.
Varoşlarda, kafası bozulan erkek, eşinden sırf şüphelendiği için eline benzin bidonunu alıp, nikahlı karısını cayır cayır yakıyor. Nasıl olacak?
Bizler,nasıl ve ne zaman ölüme tapmaktan ve ölümü çare görmekten kurtulacağız?
Bir bilen varsa, lütfen söylesin!..
Bürokratlar
Bu sütunu sürekli okuyanlar bilir... Türkiye'nin gelişmesinin, özgürleşmesinin ve demokratik biçimde zenginleşmesinin önündeki en büyük engelin, "bürokrasi" ile köhnemiş "mevzuat" hazretleri olduğunu hep dile getiriyorum. Mevzuatın değiştirilememesinin en temel sebeplerinden biri de yine bürokrasi.
Çünkü yasalar modernize edildiğinde, bürokrasi elindeki gücü yitireceğini biliyor.
Türkiye üzerindeki bu korkunç baskıya ben, biraz da sertleştirerek "bürokratik diktatörlük" derken, neyi kast ettiğimi okurlar anlıyorlar.
Bu bürokraside, "devletçi" ve "yarı sosyalist" zihniyetin hakim olduğu aşikar. Bakınız...
Devletin elinde özelleştirilmesi düşünülen bir kurum var...
Adı Türk Telekom A.Ş.!..
Eski adıyla, bildiğiniz PTT!..
Bu Telekom'un başında bir genel müdür var...
Adı hiç önemli değil... Çünkü, bunların biri gider, öteki gelir...
Bu genel müdür, özelleştirilmesi planlanan kuruma, 2 bin 500 dolayında yeni personel almış...
Diyeceksiniz ki, işssizlere iş sağlamış fena mı?.. Eğer, hazineden geçinme devri kapanmışsa, elbette devlete kadro doldurmak yanlıştır.
Aksi halde, hepimiz işi gücü bırakıp, devlete girelim, tek patron devlet olsun, herkese maaş dağıtsın, olsun bitsin... Böylece aslan gibi "kapitalist sosyalizmi" de kurmuş oluruz...
Ama çağ, o çağ değil!..
Şimdi somut düşünün!..
Çuvalla para bastırıp Telekom'u alacak özel sektör, hariçten 2 bin 500 kişinin daha maaşını nasıl verecek?
Aptal mı, özel sektör?..
Genel müdürün bu tasarrufu hem özel sektörü, "yolunacak kaz" yerine koyuyor hem de hükümetin, "devletin küçültülmesi çabası" ile de ters düşüyor.
Bürokrasinin ve devletçiliğin ve de yarı-sosyalist köhne zihniyetlerin ülkemize nelere patladığını görmek için, bundan net örnek olur mu?
Olmaz ama oluyor!.. Bürokrasi, vampir gibi kanımızı emiyor!..
İkinci Bahar
Türkiye'nin en çok seyredilen dizisi İkinci Bahar için, "ne yapın edin, bitmesin, bitirmeyin" diye yazdım, geçen gün... Ertesinde bizim gazete de diziyi manşete taşıdı... Ardından Aktüel de kapak yaptı.
Türkiye'nin bu diziyi çok istediği aşikar... Fakat derleyip topladığım bilgilere göre, şöyle iki handikap var, dizinin devamı konusunda...
Birincisi, oyuncuların çok yorulmuş olması... Her hafta setlerde sürünmekten bütün oyuncular bitap düşmüş durumda...
İkincisi de, yapımcı ve senaryo sahiplerinin "tadında bırakma" düşünceleri... Haklı olarak istiyorlar ki, bu mükemmel dizi, "ayağa düşmesin", kalitesini yitirmesin...
Bu iki sebep de bana göre, haksız değil... Ama, bu dizi ile yaşama yeniden dört elle sarılan halkımız da, devamını istemekte hiç haksız değil...
Bu dizi için "bir fenomen" haline geldi, "toplumsal bir çimento oldu" demiştim.
Tekrarlıyorum!
Ne yapılacaksa yapalım, bu diziyi devam ettirelim.
Yüzlerce okuyucu arayıp, aynı şeyi söyledi.
Benden iletmesi, ilgililerine...