F Tipi cezaevlerine nakiller, ağır bir bedel ödenerek de olsa gerçekleşti.
Şimdi sıra, Adalet Bakanı Türk'ün verdiği sözleri hayata geçirmesinde...
Sayın Türk, Terörle Mücadele Yasası'nın ilgili maddesini değiştireceklerine ve "tutuklu ve hükümlülerin sosyal birlikteliğini açıkça öngören bir yapıya kavuşturacaklarına" daha Ağustos ayında söz vermişti. Bu söz sadece içerdekilere değil, tüm kamuoyuna, hücrenin insanlık dışı bir uygulama olduğunu söyleyen herkese verilmiş bir sözdür. Cezaevlerine müdahale koşullarında, F Tipleri'ni sözkonusu yasal değişiklikleri yapmadan devreye sokmak kaçınılmaz hale gelmiş olabilir. Ama TMY'nın 16. Maddesi'ni kaldırmak bu sözü verenlerin boynunun borcudur.
İkinci nokta, cezaevi denetleme kurullarının kurulmasıdır. Tarafsız olacağı söylenen bu denetleme kurullarının bir an önce kurulması ve sağlıklı bir şekilde işlemesi için derhal harekete geçilmelidir.
Üçüncüsü, artık şu "hasta tutuklu ve hükümlüler dramı"na bir son verilmelidir. Bir tutuklu ya da hükümlünün tedavi görmesi ya da hastaneye sevkedilmesi için ille de ölümcül hasta olması gerekmez. Kaldı ki şimdiye kadar cezaevi yönetimleri ölümcül hastalar için bile parmaklarını kıpırdatmamayı gelenek haline getirmişlerdir.
Dördüncüsü, F Tipleri için hazırlanacağı söylenen Cezaevi İç Yönetmeliği'nin, keyfiliğe yol açacak belirsiz hükümler içermeyen objektif kurallar getiren çağdaş bir tarzda düzenlenmesidir.
Ama bu da tamamen, devletin islah anlayışını değiştirmesine bağlıdır.
Devletin yerleşik islah anlayışı esas olarak davranışları değil, fikirleri islah etmeyi öngörüyor. Bunun da temelinde, fikri eylemden çok daha büyük suç olarak görmesi yatıyor. Cezaevi yönetimiyle tutuklular arasındaki gerginliklerin bir çoğu bu anlayıştan kaynaklanıyor. Cezaevi yönetimi "eline düşen" hükümlüyü, kendince "iyi vatandaş" "iyi insan" yapmaya çalışmayı, istediği biçime sokmak için kişiliğini eğip bükmeyi meşru görüyor.
Oysa islah denen şey, fikirlerin değil, davranışların islahı olabilir ancak. Davranışların islahı deyince de, hoşa gitmeyen davranışlar değil, suç olan ve başkalarına zarar veren davranışlar anlaşılmalıdır.
Ama devletin islah anlayışını değiştirmesi yetmez. Bir de bu değişikliğin onu uygulayacak olanlara benimsetilmesi, bir başka deyişle gardiyanlar başta olmak üzere cezaevi görevlilerinin yeniden eğitilmesi gerekir.
Cezaevleri, şimdiye kadar ideolojik devletle karşıtları arasında en şiddetli çatışmaların yaşandığı sınır karakolları olagelmiştir. İnfaz görevlileri de, bu sınır karakollarında, "cumhuriyet düşmanlarına karşı yürütülen kutsal savaşın neferleri"...
Bu anlayış değişmeden; infaz görevlisi, karşısındaki hükümlünün düşman değil, suçlu vatandaş olduğunu kavramadan; kendisinin de cezaevinde yasaların ve kuralların uygulanmasından sorumlu basit bir memur olduğunu içselleştirmeden, yapılacak reformlar yine güdük kalacaktır.
Haziran ayında yazdığım ilk mektupta, cezaevindeki bir tutukluya şöyle demiştim:
"Ben kendi payıma, Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk'ün o toplantıda bize verdiği teminatların sıkı takipçisi olacağıma ve söylenenler doğru çıkmadığı takdirde kalemimin bütün gücüyle yanınızda olacağıma söz veriyor, senden ve arkadaşlarından sağduyulu davranmanızı istiyorum."
O tutuklu şimdi yaşıyor mu, yaşamıyor mu, kendini yakanlardan mıydı, yoksa açlıktan ölüme mahkum edenlerden miydi, bilmiyorum. Ama o yaşasa da yaşamasa da, ben ona ve arkadaşlarına verdiğim sözü tutacağım.