İncili Çavuş'a sormuşlar:
- Eski Osmanlı dönemini en iyi simgeleyen olgu; Osmanlı'nın, vazgeçtik matbaayı keşfetmesini; matbaadan yararlanmayı bile 3 yüz yıl boyunca reddetmesi midir; yoksa Osmanlı edebiyatında sadece Padişahlar'ı öven ozanların bulunması ve nesir edebiyatının, dolayısıyla da "yazarlar"ın bulunmaması mıdır?
İncili Çavuş:
- Evet, demiş, Osmanlı dönemini en iyi simgeleyen olgu; sade kulların değil, kapıkullarının da büyük oranda "okumayla yazma"dan kopuk oluşuydu.
- Peki, eski Osmanlı döneminin en tipik özelliği olan "okumayla yazma"dan kopukluk, Cumhuriyet ve demokrasi dönemini de etkiledi mi?
- Elbet de etkiledi...
- Etkiledi de ne oldu peki?
İncili Çavuş:
- Ne olacak, demiş; Türkiye Cumhuriyeti biten yüzyılı da rezalet bir fiyaskoyla ıskalayarak; sade çağının değil, "yaşam kalitesi" açısından Yunanistan'ın bile 65 basamak altında kaldı...
- Buraya bak İncili Çavuş, sana uygun komik bir yanıt olmadı bu.
- Oldu pek alâ...
- Olmadı..
- Oldu...
- Nasıl oldu?
- Tevfik Fikret'in de dediği gibi, ağlanacak halimize güleriz biz; öyle değil mi?
Falih Rıfkı'nın en sevdiği fıkra şuydu: Eski Osmanlı döneminde, okuması yazması olmayan bir Kazasker, kendi yaptırdığı bir camiye imam arıyormuş...
İki imam birden başvurmuş kendisine. Kazasker de, birini seçmek için sınavdan geçirmeye kalkmış iki Hoca'yı:
- Elinize birer kağıt alın ve üstüne "kabak" yazın, demiş.
Hocalardan biri, kağıdın üstüne özene bezene "kabak" diye yazmış. Öteki Hoca sadece bir kabak resmi çizmiş...
Kazasker, her iki kağıda da bakmış, bakmış; üstünde kabak resmi bulunanı elinde sallayarak:
- Bu demiş, daha çok benziyor kabağa; sen imam ol camiye..
Nasreddin Hoca'ya sormuşlar:- Neden kendi anadilimizi, yazıp okumayla da değerlendirmekten hep uzak kalarak, "şifahi toplum" olma ilkelliğimizi bir türlü aşamadık?
Hoca:
- "Düşünmek"den hoşlanmadığımız için, demiş. Eskiler ne demişler, "düşün düşün boktur işin"...
- Düşünmeyince işler yine bok olmuyor mu?
- Olmaz olur mu, daha çok oluyor... İllevelakin, düşünmeyince işlerin bok olduğunu göremiyorsun ve sürdürüyorsun marş söylemeyi; "Türküz, Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi; Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri..."
Bektaşi'ye sormuşlar: - "Önce vatan... önce millet..." diye durmadan carta çeken bir Ankara egemeni sonunda ne yapar?
Baba erenler, sakalını sıvazlayarak hafifçe gülümsemiş ve:
- Cartasını her tutamayan gibi, demiş; sonunda vatanın da, milletin de içine yestehler...
Bekri Mustafa'ya sormuşlar: - Ulan Bekri, her şeyi vatan için yaptığını söyleyip duran bir politikacı; hiç mi bir şey yapmaz kendisi için?..
Bekri, önce bir nağra atmış:
- Heheheeeyt...
Sonra da:
- Bazen yapar, demiş...
- Ne yapar?
- Hırsızlık...