kapat

24.12.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Ramazan Özel
Spor
Magazin
Sabah Künye
Ata Online
Cumartesi Eki
Pazar Eki
Melodi
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

YeniBinyil
Turkport
1 N U M A R A
Sabah Kitap
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
Şenol... Birol... gol... ve yaşlı kağıtların ölümü
Genç kadının gözleri yerinden fırlayacaktı. Fotoğraflara inanamadı. Yakışıklı kocası mayosuyla oturuyordu. Bikinili bir kadın başını kocasının dizlerine koymuştu. Kocası da kadının yüzünü okşuyordu.

-Olamaz, olamaz!.. dedi.

Aynı saatlerde beyaz saçlı, sert adam, aynı fotoğrafların kopyalarına bakıyordu:

-Olamaz, olamaz!.. dedi.

Fotoğraflardaki güzel kadının bacakları çok pahalıydı. Ancak, onu okşayan erkeğin bacakları daha pahalıydı.

ÖLDÜREN GOL
Nefes alamıyorum... Az sonra öleceğim galiba. Puffff, püfff... Ve nihayet oksijen hazretleri lütfediyor. Ölümden kurtuldum. Neden soluksuz kalmıştım? Çünkü; Fenerbahçeli Şenol, Beşiktaş kalecisi Özcan'a müthiş bir gol atmıştı. Eski Beşiktaşlı, yeni Fenerbahçeli Şenol'dandı gol. Eski Fenerli, yeni Beşiktaşlı Özcan'a... Soluğumu kesen heyecanın kaynağı; Beşiktaşlıların Şenol'a ettiği küfürlerdi.

Bir sezon önce Şenol ile Birol, Beşiktaş'ın gözdesiydi. Tribündeki kartallar "-Şenol, Birol goool!.." diye bağırırdı. Beşiktaş bu iki futbolcusuyla ezip geçerdi. O yıl, Şenol ile Birol'u Fenerbahçe transfer etmişti. Hem de bütün zamanların en büyük parasını ödeyerek: Her birine 120.000 lira (yanılmıyorsam).

Beşiktaşlılar çok öfkelenmişti. Onlar da Fenerbahçe'nin milli kalecisi Özcan'ı kapmıştı. Özcan ki, bir daha gelmezlerdendi. Hikayesini ileride yazacağım Özcan, asker arkadaşımdı. Ona "Uçan Manda" derlerdi. Bir manda kadar iri, bir kuş kadar uçucuydu.

Beşiktaş-Fenerbahçe maçı bu transferler yüzünden tansiyonu yüksek başladı. Bu defa Fenerliler "-Şenol, Birol gol!.." derken, Beşiktaşlı'lar "-İ..e Şenol, p..t Birol!.." diye bağırmaktaydı maalesef. Benim gibi fanatik Fenerliler de ağzına geleni yanardağ gibi Beşiktaşlı kardeşlerimize püskürtüyordu.

Maç ilerledikçe pısmaya başladık. Beşiktaş, Şenol ile Birol'un yerine genç takımdan iki oyuncu koymuştu: Yusuf ile Sanlı. Vay babam vay!.. İnönü Stadı'nın kel zemininde iki genç, Fener'i sarsıyordu.

"-Rezil olacağız" derken Şenol golü çakmaz mı... Nefesim nasıl kesilmez!.. Maçı, Şenol'un golüyle 1-0 kazanmıştık.

YAKILACAK RESİMLER
"-Yarı çıplak görüntüler yakılacak!..

Genç adam, güzel eşinin kararlı olduğunu anlamıştı. Bikinili güzelle görüntülendiği sahil aşkından utanmıştı. "Bana yakışmadı, dolmuşa geldim..." diyordu. Öfkeli eşine "Haklısın" dedi. Sırım gibi delikanlı bu sorunu halledecekti. Kimdi bu delikanlı? Onun adı: Şenol Birol idi. Fenerbahçe'nin efsane santrforu... Başını dizlerine koyan kadının adı ise Fatma Girik'ti... Menekşe gözlü Fato. Fato ile bitmiyordu Şenol'un çilesi... Bir başka afetle daha fotoğrafı vardı. O kadın Sevda Ferdağ'dı. Eşi nasıl kızmasın!..

Sonuçta; iki yıldız futbolcu, Şenol Birol ile Birol Pekel film şirketine gittiler: -Şu aşk sahnelerini çıkarın, filmden vazgeçtik. Alın paranızı" dediler.

1965 yılında filmciler, iki futbol yıldızının şöhretinden yararlanmayı bilmişti. "Şenol, Birol, Gol..." filminde oynatmak üzere iki futbolcu ile anlaştılar.

Şenol ile Birol, transferin krallarıydı. İkisi de süperstardı ve beyfendi sporculardı. Birol; Kadıköylülere mahsus "modern aristokrat" kişiliğe sahipti. Şenol ise; Karadenizlinin, kitabı yazılacak terbiye ve ahlak kurallarına örnekti.

Şenol'un gol krallığındaki rakibi Metin Oktay da o sıra Kral filminde oynamıştı.

"TAKA TUKA... TİKİ TİK..."
-Bir fındık kabuğunun içinde bile kainatın kralı sayabilirim kendimi...

Rus sinemasının Hamlet'i böyle diyordu. Emek Sineması'nda öyle bir Hamlet seyretmiştim ki, unutamadım. "Sinema Hamlet"lerinin hiç biri o filmi aşamadı. Seyretmeye doyamadığım Laurence Olivier'ninki dahil... Rus Hamlet'indeki her sahne, sanki Brueghel tarafından gravür olarak oyulmuştu. Sert siyah-beyaz görüntüler, keskin ışıklar şaşırtıcıydı. Rus aktörün "Çekingen, efemine Hamlet" yorumu mükemmeldi, Ofelya çok güzeldi. Beyaz perde tiyatrosu değil, sinema olarak çekilmişti.

Sinemanın çok yakınındaydı Cartier Kulüp. Birkaç basamaktan ve gece yarısından sonra ünlüleri Cartier'de görebilirdiniz. Ben de, Cartier'i yeniden dekore ediyordum. Duvarlarına işlediğim freskler, rölyefler kimbilir ne oldu?..

Ramazan, Metin ve Hoca gibi İstanbul gecelerinin unutulmaz işletmecileri Cartier'in sahipleriydi. Bu dostlarıma dekorasyonu bedava yapmak istemiştim. Onlar, bana para teklif etmekten utanıp Egemen Bostancı'ya bir hediye vermişler. Zorla kabul ettim, ama o armağan beni mutlu etmişti. Gıcır gıcır bir daktiloydu. Parmaklarıma işkence eden, zalim ihtiyar daktilomu dolaba hapsettim. Gazeteye yepyeni daktilomla yazacaktım artık...

Gazetelerin tipo dönemiydi. Yazılar, "taka tuka... tiki tik" daktilo ile yazılırdı. O "Tak, tak.. Tik, tik.." seslerini, artık sadece kokoreççi tezgahlarında duyuyoruz. Bilgisayara biz "elektronik beyin" bilirdik de, neye yaradığını bilemez, fantezi sanardık. Bilgisayarın baskı teknolojisi olarak zuhur etmesi, çok kişinin ekmeğine kan doğradı. Eski teknikle çalışan matbaa işçilerinin başını tek tek yedi. Yazıları dizen "entertipçiler" ve sayfaları tertip eden "mürettipler" tarih oldu.

ÇÖZÜLEMEZ BULMACA
İngiltere'de sendikalar bilgisayarın gazetelerde kullanılmasına karşı çıkmıştı. Yıl 1977 idi ve İngilizleri birbirine sokan elektronik gazeteciliği biz Türkiye'de kullanıyorduk. İngiliz gazetelerindeki bilgisayar sayısı sendikaların kontrolundaydı. The Times gazetesi, sendikaların zorlaması ve yayıncılık hatalarıyla kriz yaşamaktaydı ve kapanma tehlikesi vardı.

The Times'ın krize giriş nedeni ise "kimlik bunalımı"ydı. 1785'te kurulan gazete, 1970'lerde prestijini riske atmıştı. Satışı artırmak için gazeteyi azıcık "vulgarize" ettiler. Satış arttı, ama reklamcılar kızdı: "-Yüksek tüketiciye direk ulaşıyorduk. Ortadireği okurlarınız arasına kattınız, hedefi bozdunuz..." diyorlardı.

Reklamcılar, karma okurlu The Times'ı kabullenemedi, gazetenin gelirleri fena düştü. Times'ın çözülemez bir bulmacası vardı: "Zararı yüksek satış önlerdi. Satışı arttırmak için de ortadirek haberlerini yayınlamak şarttı."

Times; az nasyonal, çok internasyonal habere yer veren, İngiltere'nin temel politikasının gazetesi olmalıydı.

1981 yılında Rupert Murdoch krizdeki Times'ı satın aldı. Dünya basınına yenilikçi yolları açan, devletin gazetesi Times o günden sonra rahat nefes aldı.

KAĞIT KUŞLARIN ÖLÜMÜ
Türkiye'de ise; küçük işletmelerin tarihi gazeteleri, yeni ofset çağına uyamıyordu. "Anıtını yapabilirsiniz onların, ceset birazdan hazır olacak!.."

Basın artık sanayileşmişti. Başyazarlar, gazetelerini gömüp çekiliyorlardı. Sahibi oldukları dört sayfalık gazetelerini, kalemlerinin gücüyle uzun yıllar yaşatmışlardı. Başyazar gazeteleri, "uzaydan saldıran" computer, color seperation, web ofset gibi garip isimli yabancılara karşı direnemezdi. Yeni teknoloji; tahta kılıçlı garibim İnka'ları, tüfekleriyle soykırıma uğratan kalleş İspanyollar gibi gelmişti.

***

Yazıların daktilo ile yazıldığı takvimler... Pala bıyık, kabadayı mürettiplerin kurşun harfli sayfaları hazırladığı dönemler... İstanbul beyfendisi "entertip operatörlerinin" bizden iyi Türkçeleriyle, kurşun harfli yazıları kusursuz döktüğü tarihlerde... İşte o günlerde, Şenol ile Birol'un fotoğraflarına bakıp "-Olamaz!.." diyen beyaz saçlı beyfendi de, Fenerbahçe Başkanı İsmet Uluğ idi. Futbolculuk döneminde "Yavuz İsmet" olarak anılırdı.

Yıllar, seller gibi vahşi, akıp geçiyor.

Kıyı ırmağa, "Ben senin sularını tutamıyorum" der.

"Bari kalbimde ayak izlerini tutayım." (*)

Benim de yazılarımda yaptığım bu işte...

(*)Tagore/Çev. Bülent Ecevit.

TEVFİK YENER


Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır