İslam Çupi"yi, "İkinci Bahar" dizisinin kahramanlarından biri gibi görmüşümdür hep.. Hırslarına yenik düşmeyen mahalle çocuğumuz, genç hayatlara tecrübesini sunan bir meslektaşımız, daha çok Cumhuriyet kuşaklarında görünen memleketçiliğini adam gibi yaşayan yurttaşımız. O kadar azaldılar ki..
Hey gidinin İstiklal Caddesi.. Türkiye'nin aynası sanki.. Bu sütunun devamlı okurları benim sık sık "Cadde-i Kebir" düşkünlüğümü bilir..
Aslında, Beyoğlu ve İstiklal Caddesi'ne merakım, açılıp kapanan mekanlarından çok, gelip geçen hayatlaradır..
Taksim girişinden başlayıp da Tünel'e varan o uzun yol boyunca karşıma çıkan, yanımdan gelip geçen insanların yüzüne bakarım hep..
Berduşuna serserisine, sanatçısına, zenaatçısına, emeklisine emeksizine, herkese, her yüze..
Ve o yüzlerdeki hayat çizgilerinden yola çıkıp hafızama onlarca öykü kaydederim..
Ya da eski bir öyküyü hatırlarım..
Geçenlerde yine bir öykü taraması için çıktığımda, İslam Ağabey'i(Çupi) gördüm Cadde-i Kebir'de..
Bir başına kalabalığın arasından zorlukla yürüyerek (nereye bilmiyorum) gidiyordu.. Ardından bakakaldım bir süre..
Her adım attığında yazdıklarını düşündüm, öfkelerini, yazarlığındaki o naif üslubu hatırladım.
Evet, ben iyi bir İslam Çupi okuruydum..Özellikle de (bir zamanlar eklerde yayınlanan) spor dışı serbest yazılarının..
Meclisinde de bulundum birkaç kez..
Hayata ve ülkeye, hatta yozlaşıp gitmekte olan futbola dair fikirlerinden, derin dünyasından bir tutam almışlığım da oldu..
Kendi kendime "Sen ne güzel adamsın be İslam Abi!" demişim caddenin ortayerinde...
İslam Çupi"yi, "İkinci Bahar" dizisinin kahramanlarından biri gibi görmüşümdür hep..
Hırslarına yenik düşmeyen mahalle çocuğumuz, bilgi ve tecrübesini cömertçe torunu yaşındaki genç hayatlara sunan bir meyhane arkadaşımız, daha çok Cumhuriyet kuşaklarında görünen memleketçiliğini adam gibi yaşayan yurttaşımız, tevazu ustası meslektaşımız..
Evet, meslektaşımız.. İyi yürekli, harbi bir meslektaşımızdır İslam Ağabey!
Dedim ya; yazılarının sıkı takipçisiyimdir diye..
Birkaç yıl önce "Düşüş" başlıklı bir yazısını okumuştum Çupi'nin..
Bab-ı Ali'yi ve insanlığı anlatıyordu o güzelim yazı..
Ve kayıp gitmişti eklerin birinde..
Eve döndüğümde "sandığım"ı açıp, yazıyı bulup çıkardım içinden..
Yeniden okudum, bir daha okudum.. Sonra pencereden dışarı baktım, kalabalık caddeleri düşündüm, görkemli binaları, insan ilişkilerini.. Ve Çupi'nin satırlarını..
Bunca yıl geçmesine rağmen, sanki zaman durmuş, yazı aynen tazeliğini korumuştu..
Bizi bize anlatıyor, kendine sorular soruyordu İslam Çupi..
Soruyordu mesela..
"Onca yıllık gazetecilik ve bu süre içinde sporun ve sosyal hayatın potburisine yazar olarak girip çıkan kalemim, artık bir hazan yaprağı gibi masallaşan Bab-ı Ali diyarının üstüne, son ölü prens olarak mı düşecek?"
Ve tarifler, tasvirler yapıyordu ardı ardına..
Gazete yazarlığının tek gıdasının, tek kalorisinin liberallik olduğunu söylüyordu İslam Ağabey.
Gazetecilikte her türlü yazım serseriliğini, her türlü branş hercailiğini uzun uzun tattığını.. Ama ona çok para getirmediğini..
Para getirmese de kendi başına buyruk yaşayacağı bir hayat saati getirdiğini ve etrafına hem ölmüş hem yaşayan kalabalıklar yığdığını.,.
"Ve bir başka servet daha" diye devam ediyordu..
"Dünya ve Anadolu yolculuklarından arta kalan anılar,yeni mekanlar yeni insanlar, taze, riyasız ve çıkarsız dostluklar ve "harbi dostlukları" pekiştiren kadehler, sarhoşluklar, yani satın alma gücü olmayan dev bir hazine.."
Ve diyordu ki..
"Artık, vücudumda büyük yorgunluklar, ruhumda kocaman kanıksamalar var.."
Eski İstanbul'u, çocukluk, ilk gençlik ve gençliğinin aşkı olan şehrin bozulmasından, riyakar ilişkilerden yakınıyordu İslam Ağabey..
"Her yıl üstüne milyonlarca tuğla, binlerce kamyon beton atarak, bir alçıdan çirkinlik yaptılar! İstanbulla birlikte, eski İstanbullular da ölüyor, hatta, benim çocukluk ve ilk gençliğimin meslekleri de.. Ne saka, bülbül şakıyışı var ağaç dallarında, ne de insanı kendi tuzsuz maviliğine çağıran Marmara!"
Ve sonra bir Anton Cehov oyunundan örnek vererek sadede geliyordu..
"Cehov, Vişne Bahçesi'nin son sekansında sadece bir zengin uşağını bırakır sahnede. Rusya'da rejim değişmektedir. Burjuva konakları yıkılmakta, yerini dar hacimli sosyal konutlar almaktadır.. Yeni tarım biçimi için ağaçlar kesilmekte, ormanlar tahrip edilmekte köylüye ekecek alanlar açılmaktadır..
Bu teknolojik değişim, bu makina, doğa savaşı fonda gürültülü seslerle verilirken, eserin son tiradını zenginlerin uşağı yapar;
Her şeyi yakıp yıktılar sadece beni unuttular!
Eski İstanbul, kalabalıklara yenilirken, eski minyatür Bab-ı Ali, bir teknoloji ve mimariye dönüşürken, ben de Cehov'un Vişne Bahçesi'ndeki uşak gibi unutuldum galiba..
Dokunan olmadığına göre..."
Evet, şimdi çok iyi biliyorum ki şu koca İstanbul'da, dahi metropollerimizde, her meslekten, her renkten onca İslam Çupi var..
Hayattan yorulan, tatsızlıktan tutsuzluktan, riyakarlıktan sıkılan "İkinci Bahar" ilişkileri arayan Çupiler.. Şimdi artık eski tadı kalmadığı için bayram, seyranı da umursamayan, en yakın arkadaşından, en yakınından alçaklık gören..
Hatta, yaşı oldukça genç olanları da. Çupi'nin dediği gibi belki onlara dokunan yok ama..
Dokunsan ağlayacak gibiler!
Hayat Güzeldir..
Evet, üstteki yazıyı saran karamsarlığa aldırmayın, sahiden de hayat güzeldir bazen! Faik Uyanık, bunu kanıtlayanlardan biri..
Efenim, Faik'ı hatırlatalım..
Faik Uyanık NTV haber spikeri..
17 Ağustos faciası olduğu saatte gece nöbetçisiydi..
Birkaç dakika sonra ekrana çıktı ve deprem sonrası gelişmeleri aktardı ekrandan.. Üç beş dakika sonra da anne, baba ve kardeşlerinin yaşadığı Gölcük depremini anlatmaya başladı.. Hiçbir şey bilmiyordu o ana kadar..
Sonra hissetti, hatta, benzi sararmış bir şekilde bir süre daha devam etti haber okumaya... Çalışma arkadaşları ekrandaki kısa arayı fırsat bilip onu aldılar haber koltuğundan, Gölcük'e gitmesini sağladılar. Evet, hissettiği doğruydu, annesi de babası da, kardeşi de göcük altında kalıp hayatlarını kaybetmişlerdi..
Bu kez "haber" olan kendisiydi.. Yaşadığı dramı kendisine uzatılan mikrofonlardan anlatmaya çalışıyordu. Aradan aylar geçti, hayat normal seyrine biraz girer gibi olduğunda, Faik, tekrar işine döndü..
Aradan birkaç ay daha geçti..
Faik'in de öğrenim gördüğü Gölcük Barbaros Hayrettin Lisesi, depremde yerle bir olmuştu.. Kolları sıvadı, aynı liseden mezun olan arkadaşlarıyla birlikte bir dergi çıkardı önce.. Adı Barbaros Magazin. Deprem sonrası yaşananları, diğer Barbaros Hayrettinlilerin dramından haberler veriyordu dergi..
Ve bir kampanya başlatıldı, derginin ilk yazısından, Faik Uyanık'ın kaleme aldığı yazıdan duyuruldu bu kampanya.. Sadece 10 milyon lira isteniyordu..
Amaç; Katkılarınız, acımasız bir fırtına ile doğan, zalim bir depremle yıkılan okulumuzu yeniden yapılmasını sağlayacaktır" diye özetleniyordu.
Çünkü hayat devam ediyordu, hiçbir şey eskisi gibi olmasa da, hayat yine de güzeldi..
Evet, Faik'e ve arkadaşlarının sesine kulak verin..
Hem Faik'in "aile anısı"na saygı hem de yitip giden diğer onbinlere...
TEL;0262-414 60 49