kapat

21.12.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Ramazan Özel
Spor
Magazin
Sabah Künye
Ata Online
Cumartesi Eki
Pazar Eki
Melodi
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

YeniBinyil
Turkport
1 N U M A R A
Sabah Kitap
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
ALİ KIRCA(alikirca@sabah.com.tr )


İçimizin sessizliği

"Vur, kır, parçala, bu maçı kazan!" "Katil Emre!"

"Ömer, Baliç'in ayağını kır!"

Ya da;

"Bırakın gebersinler!"

Ya da;

"Saldırı başlayınca bir arkadaşımız kendini yaksın!.. Düşmana verin!"

Son on gün içerisinde belki de en çok duyulan sesler bunlar...

Belki gündelik yaşamın içinde daha fazlası da vardır...

Şiddet ve ölüm konçertosunun sesi ne kadar da yüksek..

Bastırıyor içimizin sessizliğini...

Oysa...

İçimizin sessizliği çoğunlukta aslında...

Siyasal jargonda çok sık kullanılan "sessiz çoğunluk" kavramı, en çok kendi "iç"imiz için geçerli...

İçimizde sessiz kalan yan, bastırılan "biz", şiddete ve ölüme karşı çıkıyor... Lakin "ses"i çıkmıyor... Sustuğu için koroya katılmış görüntüsü veriyor... Katılmasa da koronun "yüksek volüm"ü altında sesi duyulmaz oluyor..

"İç"imizdeki çoğunluk...

Maçı, vurup kırıp parçalamaktan yana değil... Herkesin başına gelebilecek talihsiz bir kaza için Emre'ye katil denmesini onaylamıyor.. Baliç'in ayağının kırılmasına razı olmuyor, "gebersinler" ilencinin, kimin için olursa olsun insan olana yakışmadığını düşünüyor.. Genç insanlara "kendini yak" emrini kolayca verebilecek sağlıksız ruhlarla aynı havayı soluyor olmanın ezikliğini yaşıyor.

Ama...

Hava ağır... Gece ayaz..

Akşam erken bastıyor "iç"lerimizde..

Manşetler üstüne üstüne geliyor ruhlarımızın...

Daralıyoruz...

Ve içimizdeki çoğunluğun "sessiz isyan" dakikaları geliyor sonra.. Ölümün ve şiddetin, siyasi ihtirasların, vurgunların, soygunların ve kişisel hırsların yüksek volümlü konçertosuna mahkum olanlar (ya da susarak katılanlar) ki sayıları milyonlarcadır, o "sessiz isyan" dakikalarında ekranın karşısında saf tutuyorlar..

Asıl kimliklerini açığa vuruyorlar..

Her akşam, bayram şekerinin fon olduğu, "oğullarını bekleyen anne-baba" reklamında gözyaşlarına hakim olamıyorlar..

Ya da, Perşembe akşamları olup da ekranın karşısına geçtiklerinde, "İkinci Bahar"ın sıradan insan hikayeleri karşısında boğazlarına yumruklar tıkanıyor, hıçkırıklarını tutamıyorlar...

Kendi iç seslerinin emrine uyuyorlar..

***

Bu yazının maksadı, birinci sayfaları işgal eden "karabasan gündemi"yle ilgili kalem oynatmak değildir...

Ruhları daha da karartmak hiç değildir...

Tersine, son yıllarda okuduğumuz en iyi köşe yazısından bir bölümü, -yazarının izniyle- buraya aktararak, kendi içinizdeki yolculuğa davetiye çıkarmaktır..

Başkalarına değil, en başta kendi kendinize uyguladığınız "şiddet"e "dur" diyebilmek, yani ihtiraslarınızı törpüleyebilmek. Yani ruhlarınızı yıkayıp arındırabilmek için, yani "oksijen, biraz daha oksijen" için...

Yazının altındaki imza bir müzik ustasına, Fazıl Say'a ait.. Başlığı "Rüzgarın Bildiği".

***

"Biz sahne sanatçıları bütün gün kendimizi sorgularız. Hayata atılmak ya da atılmamak üzeredir bu iç diyalog.

O gün mücadeleye girmezse çıkaracağı tek sonuç vardır; 0-0.

Ama mücadeleye girerse her şey olabilir, 8-0 yenebilir, 5-5 berabere kalabilir, 7-3 yenilebilir. Ama bir tek şey olmaz, 0-0 berabere kalamaz.

Her Allah'ın günü bu mücadeleye atılanlar bilir, hiçbir zaman duyulan mutluluk, çekilen ıstıraptan daha fazla olmayacaktır.

Filozof Schopenhauer bu soruyu gündeme getirdiğinde, insanoğlunun yaradılışı dolayısıyla yenilgilerden daha derin bir etkilenim duyacağını kanıtlamak istemişti.

Karnını doyurmak zorunda olan bir kaplanın bir ceylanı yerken aldığı zevk mi daha güçlüdür? Yoksa o ölümle yüz yüze kalan ceylanın çektiği acı mı daha güçlüdür?

Beş sene önce kendime "mükemmel bir konser"in ne olduğunu sorduğumda şu cevabı verirdim:

Öncelikle kendim için mutlaka 8-0, 10-0 gibi bir sonuç elde etmem gerekli, ayrıca;

1- Büyük bir konser salonuda çalıyor olmam,

2- Salonun tıklım tıklım dolu olması,

3- Ayakta alkışlanmak,

4- Konserden sonra önemli gazetelerde övgü dolu eleştirilerin çıkması,

5- Bu konser dolayısı ile başka konser teklifleri almam,

6- Çaldığım şartlarda (piyanonun kalitesi, akustiğin kalitesi, eğer varsa orkestranın ve de orkestra şefinin kalitesi) mükemmellik, vs. vs.

Şimdi yine aynı soruyu kendime soruyorum, eski cevaplarımın hepsi yanlış.

Bir tek şey kalmış beni ben yapan; 0-0'dan nefret ediyorum. O kadar.

Konserin sonucu mu?

Belki insanın kendi iç sesini dinlemesidir, etrafında 2 bin kişi var diye kendini kandırmamasıdır, dış dünyaya değil, iç dünyaya yönelmesidir. Kim ne demiş, hangi eleştirmen ne yazmış, seyirci ne kadar alkışlamış, önemsememesidir...

Gerisi rüzgarın nereden estiğiyle ilgili, onu da bir tek rüzgarın kendisi bilir..."

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır