


Eneğime enek af neyime gerek?
Eşkıyalık direnişin sembolüdür.. Eşkıyası olmayan bir toplum çiçeksiz bahçeye benzer.. (Bu laf da çok beylik oldu) Memleketimizi bir mozaik olarak düşünüyorsak eşkıyasız bırakmayalım.. Aflarla bu müesseseyi yıkmayalım..
YIllar öncesinin aflarından kalma bir televizyon enstantanesi.. Ne zaman af tartışması açılsa gözümün önüne o gelir..
Saçları kanarya sarısı TRT muhabiri; büyüklerin inayeti ile girdiği kasaba cezaevinde "Af konusunda" sosyal içerikli bir röportaj yapıyor.. Devrin iktidarı af çıkarmaya niyetlenmiş ya!
Devlet televizyonu olayın alt yapısını hazırlayacak.. TRT'ciler mahkumlarla konuşacak.. Onların kader kurbanı olduğunu kafalara çakacak görüntüleri ekrana taşıyacak..
Boya sarışını muhabir o niyetle mikrofonunu, sakalı çenenin altına dört parmak uzamış bir mahkuma tutuyor:
- "Nasıl düştünüz cezaevine amcacığım?"
Sakalları sahte şeyh kıvamında aklanmaya yüz tutmuş, suratı güneşte çalışmanın çizgileri ile dolu mahkum amca gülmesini zor tutmakta.. Etrafta konuşmayı izleyen diğer mahkumlar da öyle.. Ha kıkırdadı ha kıkırdayacaklar.. Mahkum amca yalandan iç geçiriyor:
- "Amcan bir keçi çaldı, yedi.."
- "Evet!"
- "İki sene de ceza yedi.."
- "Vah! Vah!"
***
Bizim "veto yiyen" son af yasası da aynı dramatik kategoride..
İçerisi "keçi hırsızı sakallı amca" benzeri kader kurbanları ile dolmuş.. Bu sefer gündemde keçi çalıp iki yıl yiyenler değil, baklavacıyı soydukları için gasptan mahkum olanlar var.. Dışardan zoraki ağıt yakılıyor..
- "Bana kaderimiiin bir oyunuuu buuu!"
Eh! Rikkat kalbli milletvekillerimiz bu manzaradan hislenmeyecek de neden hislenecek? Oturup Seda Sayan'ın, son kocasını boşama gerekçesine ağlayacak halleri yok ki.. Kamu bimarına yanacaklar elbet..
Öldürmeyen suçlu..
Milletvekili dediklerinin kalpleri rikkat olmasına rikkat de kafaları biraz karışık..
O da parti içlerinde demokrasi olmamasından.. Genel başkan gelip bir şaplak vuruyor.. Grup Başkanvekili gelip bir şaplak vuruyor.. Genel Sekreter yakasından çekiştiriyor..
Haliyle adamların zihni bulanıyor.. Af yasasını hazırlayan komisyonun birbiriyle çelişen maddeler hazırlamasının sebebi budur.. İhtimal komisyonda şu tür tartışmalar olmuştur:
- "Zorla ırza geçtikten sonra kurbanını öldürenleri ne yapacağız arkadaşlar?"
- "Yatacakları kadar yatmışlar, affedelim gitsin.."
- "Peki! Kabul edenler? Etmeyenler? Kabul edilmiştir.. Diğer maddeye geçiyorum.."
- "Bir dakika sayın başkan!"
- "Buyrun sayın üye.."
- "Dünkü komisyon toplantısında zorla ırza geçen ancak kurbanlarına kıymayanları af kapsamının dışında bırakmıştık.."
- "Evet, ne olmuş?"
- "Tecavüz ile cinayeti birleştirenleri ise affediyoruz.. Yani bu durum biraz çelişkili olmuyor mu?"
- "Ne yapalım çelişiyorsa? Onlar da kurbanlarını öldürselerdi.."
- "Başkanımız haklı.. İleriyi görmek lazım.. Zaten bizim insanımızın eksiği de budur.. Bir işi sonuna kadar götüremezler.."
- "Arkadaşlar, biraz hızlanalım.. Cimbom'un maçına bir saat kaldı.."
***
Beni sorarsanız af müessesesine her daim karşıyımdır..
Af dediğin efsaneleri battal eder.. Putları yıkar, hitleri itin kıçına sokar.. Bence suçlu, olduğu gibi kalmalı, efsanelerde yaşamalı..
1960'lı yıllarda çıkan aflar o vakitler dağlarımızı dolduran eşkıya türüne ağır darbe indirdi..
Hükümetimizin affıyla dağdan inip teslim olan anlı şanlı eşkiyalar sivil hayatımıza karışıp, zebil oldular.. Köylerinden çıkıp kasabaya indiklerinde kıçlarında mendil kadar yamalarla dolaştılar..
İyilik mi yaptınız?
Hele hele bir Hamido vardı ki hikayesi hepsinden beter..
Hükümet bunu affetmekle kalmadı, tutup bir de devlet dairesinde müsdahdem olarak işe aldı..
Bir zamanlar gazetelerde çarşaf çarşaf röportajları çıkan; Fikret Otyam gibi ağabeylerimize göğsünde çapraz fişeklik, bir elinde tüfek diğer elinde batarya dürbünü pozlar veren Hamido dağdayken kartal gibiydi..
Alman Kayzer'i gibi yukarıya burduğu bıyıkları ile insanın yüreğine korku salan bir şahinken, düze inip devlete kapılandıktan sonra saksağan kuşuna döndü..
1475 sayılı yasaya tabii olduğuktan sonra ne hamidoluğu kaldı ne eşkıyalığı..
Lise ikiden terk, yeni yetme kalem memurlarının kapısında bir sandalyeye tünüyor, onların seslenmesiyle yerinden fırlıyordu:
- "Lan Hamidooo!"
- "Buyur beyim.."
- "Bana bir filtreli Samsun kap gel.. Gelirken iki de çay söyle.."
***
Dağların hakimi Koçero affa yetişemedi, müsademede öldürdüler.. 135 leşi bulunan Hekimo, Irak'da Barzani'nin adamlarınca telef edildi.. Hamido memur olup kravat taktı..
Üzerine türkü yakılacak eşkıya kalmadı..
Devir değişiyor.. Devran artık ol devran değil.. Şimdi, dağlarda icra edilen eşkıyalığın yerini şehirdeki mafya babaları aldı.. Eşkıyaya türkü yakmaya bayılan ahalimizin son gözdesi ise Karagümrüklü Nuriş..
Evet! "Gözdemizdir.." diyorum.. Bir bildiğim var ki böyle konuşuyorum.. Son eylemden sonra rastladıkları yerde yolumu kesip dert yanan polisler bile "Helal olsun Nuriş'e.. Demek ki hak almak için onun yaptığını yapmak lazım.." diye konuşuyorlardı..
Benim korkum bu affın yeniden gündeme gelmesi ve Nuriş'i de içine katması..
"Osmanlı tavşanı arabayla avlar.." demişler.. Yönetim geleneğidir, affetmekle yetinmez bir de devlet memuru yaparlar..
Adam vururken sayısına bakmayan Nuriş, devlete kapılandıktan sonra bir köşeye oturur; sabah akşam katsayı hesaplayıp durur..
Biz de elimizde eşkıya kalmadığından televizyon dizilerindeki Miroğlularına, Dermanbeyler'e türkü yakmakla yetiniriz..
Türkü yakabilsek iyi..
Bu kafada gidersek Rober Hatemo'nun eline düşeriz..