Yaşamını soylu geçirmiş insanlarda rastlanan gizli bir ışık vardı yüzünde. Vakur, ciddi ve inançlı; bir kıyıya oturup ayak ayak üstüne atmış, sabahın kör karanlığında işlerine koşuşanlara keman çalıyordu. Ne parsa; ne yürekten kopma beş on kuruş; hatta ne de ilgi bekleyerek çalıyordu.
İçli, yanık, usta ve tertemiz bir keman sesi doldurup gidiyordu boşlukları. Yanında genç bir oğlan gitarla kendisine eşlik etmeye çalışıyordu. Ama düşkün bir eski zaman prensine benzeyen yaşlı kemancının kemanı; sade yanındaki gençle, ürkek ürkek tımbırdattığı gitarı değil; önünden hızla akıp geçenlerin de varlığını gölgeleştiriyor gibiydi.
Sanki ortalıkta ayak ayak üstüne atmış yaşlı bir kemancı ve bir de kemanının sesi vardı sadece...
Acaba ilk kez kemanı eline kaç yaşında almıştı? Hangi evlerde, hangi odalarda bıkmadan usanmadan, saatler boyu yay çekme talimleri yapmıştı? Ailesinin durumu neydi, kimler ders vermişti kendisine? Bunları artık sadece bir kendisi biliyordu, belki kendisi bile bilmiyordu.
Ona ait bir yaşamın senaryosunda, nirengi noktalarını saptamak zor değildi. Önce kemanla gittiği okulların dersleriyle çatışmış olmalıydı. Sonra da amatörlükle profeysonellik arasındaki depremlerin içine düşmüş; bu kez de kemanla, geçim derdi çatışmıştı.
Bir süre aileden kalma olanaklarla sürdürmüştü durumunu.
Sevdiği kadınlarla sonu gelmeyen gözü kara serüvenlere girişmiş; bir kaç kez evlenip boşanmış; bir akraba yardımıyla belediyede, yahut bir büyük fabrikanın personel dairesinde iş bulmuş, bir türlü parlayamamış; özel gruplarla birkaç turneye çıkmış, tutturamamış; çiçek satıcılığından komisyoncu katipliğine kadar bir yığın yerde yaşamını kazanmaya uğraşmıştı.
Bu arada aylar boyu eline kemanı almadığı dönemler bile olmuştu.
Şimdi küçük bir emekliliği vardı. Ya bir tavan arasındaki, ya bir bodrum katındaki iki odada oturuyordu. Bir hayli yaşlanmış olan son karısının dırdırları hala bitmemişti. Sabahleyin kemanını kaptığı gibi evden çıkıyor, gelip geçenlere keman çalarak vakit geçiriyordu.
Bu senaryoyu çok daha çarpık aynaların ortasına yerleştirme olanağı da vardır. Uyuşturucularla yitirilmiş yaşam sahneleri de oturtulabilir içine; cinsel tersliklerle karanlık tünellere kaymış bunalımlar da...
Ancak en zehirli olasılıkların dahi, onun müzikçi kişiliğini yıpratmış olsa bile, tümden söndüremediği kesindi. Yüzündeki vakur, ciddi ve soylu solgunluk; sade çocukluğunun güngörmüş ortamından değil, benliğinin özsuyu olmuş müzikten geliyordu.
Onun için bu kadar güzel çalıyordu o kemanı.
Dar bir sokakta elinde şemsiyesi, eskimiş füme giysileriyle, uzun boylu, asık suratlı bir adam yürüyordu. Bir yerlere yetişmek isteyenlerin hızlı ve güçlü adımlarıyla yürüyordu. Kısa boylu, saçlarından bir perçemi alnına düşmüş, gençten bir başka adamla karşılaştı sokak ortasında. Kısa boylu adam, sevinçli bir şaşkınlık sesi çıkardı. Uzun boylu adam bu sevinçli şaşkınlığa ilgisiz kaldı. Karşılıklı yüzyüze durdular. Kısa boylu adam:
- Tam iki yıl oldu görüşmeyeli, dedi.
Uzun boylu adam, soğukça sayılacak bir sesle:
- Evet, dedi.
Hemen yürüyüp gidecekmiş gibi bir kurulukla söyledi bunu. Yürüyüp gitmedi ama, kendiliğinden dönmeye başlamış bir plak gibi titreşimsiz bir sesle anlatmaya koyuldu:
- İki yıl önce hastalandım. Üç ay hastanede yattım. Büyük oğlum evlendi. Karım yazlığa annesinin yanına gitti. Evsahibi kirayı artırdığı için evi değiştirdim. Karım dönüşte annesini de yanında getirdi. Altı ay zor oturabildik; geçinemediğimiz için o tekrar eski evine döndü. Gelinim bir yıllığına Amerika'ya gitti. Oğlumun işi olduğu için gidemedi. Sadece birer haftalığına iki kez gidip geldi Amerika'ya. Bir araba almayı düşündüm, benzin pahalandığı için vaz geçtim. Karım safrakesesini aldırdı. Ameliyatı çok iyi geçti. Artık kızartmadan yumurtaya kadar her şeyi yiyebiliyor. Geçen yıl taşındığımız evin yanındaki kahveye çıkıyorum akşamları. Öğleleri yine eskisi gibi bir sandviçle idare ediyorum. Banyo süngeri satmak için bir iş ortaklığına girecektim, olmadı. Kardeşim annemin mezarını yaptırdı. Mermerden, sade güzel bir mezar oldu. Ben de ortasına karanfil diktim. Mezarın parasını paylaşmak istedim, kardeşim kabul etmedi. Gelinim geldikten sonra bir torunum olacaktı; kız erken düşük yaptı. Çok üzüldüler. Ben de üzüldüm. Alt dişlerimin tümünü çektirdim, protez yaptırdım. Önce biraz vurdu, sonra alıştım. Şimdi yukardaki azı dişim arada bir ağrıyor, onu da çektireceğim. Yeni evin kapıcısı çöpleri zamanında dökmediği için kendisini payladım. Bir yumruk atmaya kalktı bana, ben de iki tokat vurdum. Beni mahkemeye verdi. Mahkemede barıştık. Başka bir şey olmadı.
Allahısmarladık.
Ve uzun boylu adam koltuğunun altında şemsiyesi aynı hızla yürüyüp gitti. Kısa boylu perçemli adam, çok kısa bir süre olduğu yerde kalakaldı. Dudağını büktü, sağ elinin işaret parmağıyla çenesini kaşır gibi yaptı, sonra o da yürüdü.
Bir de kendi yaptıkları süslü püslü bebekleri parmaklıkların dibine dizmiş, sigara içerek alıcı bekleyen iki hırpani genç kadın vardı.
Ve ne bebek yapıp satmaya çalışan genç kadınlar; ne uzun boylu adamla kısa boylu adam; ne de yaşlı kemancı, birbirini tanıyordu. Hepsi de birbirinden habersizdi.
Not: 12 yıl önce yazılmış bir yazı... "Güneş"ten...