|
|
|
İçimi acıttı...
Reklamları seyreder misiniz bilmiyorum. Eğer hemen zap yapmayıp, seyrediyorsanız (ki çoğu zaman başka şansınız olmuyor çünkü aynı anda tüm kanallarda reklam başlıyor) son günlerde bir şeker firmasının hazırladığı reklamı mutlaka görmüşsünüzdür. Yaşlı bir çift, bir bayram günü olarak tahmin edilen günde giyinip süslenip, hazırlıklarını yapıp çocuklarını bekliyorlar. Her araba sesinde "acaba onlar mı?" diye kalkıyor, onlar olmadığını anladıklarında hayal kırıklığı ile yerlerine oturup bekliyorlar. Bu arada birbirlerine de bir şey belli etmemeye çalışıyorlar. Ancak hüzünleri yüzlerinden okunuyor. Ve akşam olduğunda ve artık kimsenin gelip gitmeyeceği anlaşıldığında yaşlı adamın gözlerinden iki damla yaş süzülüyor. Reklam "Siz bu bayram neredesiniz bilmiyoruz ama biz buradayız" diye bitiyor.
Oyuncular, müzik ve konu, bir bütün olarak insanın içini acıtıyor.
Hepimiz bayramları bir "tatil" olarak görüp plan yaptığımızdan çoğu zaman büyüklerimizin istediği gibi bir bayramlaşma seromonisi yaşayamıyor, onların beklentilerine cevap veremiyoruz. Çoğu zaman onların kırık, buruk, hüzünlü bayramlar geçirmesine neden oluyoruz galiba. Ama bunun, bu kadar acı bir şekilde hatırlatılmasından da hoşlanmadım sanırım. Sizde nasıl bir etki yaptı bu reklam?
YANLIŞ ANLAŞILMIŞ
Bir okuyucumuz, geçen haftaki yazım üzerin "Köşe yazınızı içim buruk bir şekilde okudum. Gönül isterdi ki toplum için daha neşeli cümleler kullanarak insanlarımızı psikolojik açıdan rahat ettirmeniz..." diye başlayan bir "öz" eleştiri göndermiş. Öncelikle eleştiri için teşekkür ediyorum. Ancak ülkede yaşanan pek çok olumsuzluğa rağmen, olumlu, güzel şeylerin de yapıldığını söylüyordum. Her şeyi kötülemek değildi amacım. Genç nesil olarak pek çoğumuzun olumusuzlukları olumlu hale çevirmek için çalıştığımızın haberiydi aslında geçen haftaki yazı... Genç nesle en doğru şekilde yardımcı olan genç bir insanın haberiydi. Eğer tam tersi olarak anlaşıldıysa, bu kadar karanlık olay arasında bir de ben içinizi kararttığım için özür dilerim. Bu yüzden bu hafta geçtiğimiz Cumartesi günü Can Ataklı'nın köşesinde de yer alan ve sanal ortamda dolaşan bir yazıya yer vermek istiyorum. Bu yazı benim buzdolabımın üstünde yapışık duruyor ve her okuduğumda kendimi iyi hissetmemi sağlıyor. Göz önünde olan bir yere kesip koyamınızı tavsiye ederim.
BİRAZ DA ŞÜKREDELİM
* Şayet buzdolabınızda yemeğiniz, sırtınızda giyecek bir şeyiniz, başınızı sokacak bir dam ve uyuyacağınız yatağınız varsa... Dünya nüfusunun yüzde 75'inden daha zenginsiniz. Bankada ve cüzdanınızda para, evde kase içerisinde bozukluklar varsa, dünya zenginlerinin ilk yüzde 8'i içindesiniz.
* Bu sabah sağlıklı uyanmışsanız, bu haftayı çıkaramayacak 1 milyon kişiden daha şanslısınız. Etrafınızda yaşanan savaş yoksa, hapisteki yalnızlığı yaşamamışsanız, işkenceye maruz kalmamışsanız, açlık görmemişseniz... Dünyadaki 500 milyon kişinin önündesiniz.
* Camiye; gözaltı, tutuklanma, taciz, işkence veya ölüm tehlikesi ile karşı karşıya kalmadan gidebiliyorsanız dünyadaki 3 milyar kişiden daha şanslısınız. Anne ve babanız hayatta ve de üstelik hâlâ evli iseler çok ender bulunan bir kişisiniz.
* Bu mesajı okuyorsanız iki kere daha şanslısınız: zira hem birisi sizi anmakta, dahası 2 milyar insan hiç okuyamamakta...
Merak ediyorum
* Benim gibi sürekli yemek yiyen insanların oruç olduklarında nasıl iftara kadar hiç acıkmadan durduklarını merak ediyorum.
* Taksilerin neden sarı renkli olduğunu merak ediyorum. Kırmızı ya da pembe olsa daha eğlenceli olmaz mıydı?
* Asgari müşterek denen yerin neresi olduğunu merak ediyorum. Bu daha mülayim olanın hakkına tecavüz müdür acaba?
* Neden bütün yabancı şarkılara Türkçe söz yazılıyor ve Türkiye'de de bir anda meşhur oluyorlar da Türkçe şarkılara yabancı söz yazılıp, yaban ellerde şarkılar meşhur olmuyor...
* İşyeri entrikalarıyla şimdiye kadar başarıyı yakalayan biri olup olmadığını merak ediyorum.
|
Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır
|