Ölüm oruçlarında, "anlaşma süreci" noktalandı.
Önce "arabulucu"lar çekildiler, sonra Adalet Bakanı, yaptığı açıklama ile "bizden günah gitti" demeye getirdi.
Bu gelişmelerden, "akılcı" bir sonuç çıkarmak gerekiyor.
Önce ben, hem kendi duygu ve düşüncelerimi, hem de kamuoyundaki "sessiz duyguya" dile getirmek istiyorum:
Hiç kimse, ölüm orucu yapan gençlerin ölmesini istemiyor.
Hiç kimse, böyle bir tatmin ve mutluluk aramıyor.
Öyleyse, birilerinin bir şey yapması gerek.
Peki, ne yapılabilir?
Yine kamuoyundaki yaygın hissiyatı dinleyecek olursak, şunu keşfedebiliriz ki, insanlarımız devletin kendi kontrol ve denetiminde olan cezaevlerine girerek, ölüm orucundaki gençleri hastaneye kaldırmasından mutlu olacaktır.
Böylece hem gençler kurtarılacak, hem de devlete güven tazelenecektir.
Ayrıca, sanıyorum ki, sempatizan ve militanlar üzerindeki "örgüt baskısı" bertaraf edildiği için de, herkes memnun olacaktır.
Bundan memnun olmayacak tek güç, örgüttür.
Ben öyle sanıyorum ki, ölüm orucuna yatmış gençler de "kurtarıldıkları için" gizliden gizliye sevineceklerdir.
Bir şey daha yapılabilir.
Sempatizanlarını gözünü kırpmadan ölüme gönderen örgüt liderleri, bu eyleme son verebilirler...
Terör örgütlerinden "sağduyu" ve akılcılık her ne kadar beklenmezse de, bu da bir çözüm yoludur.
Aksi halde, devlet harekete geçtiğinde, örgüt tümden diskalif olacaktır.
Hâlâ yapılacak bir şeyler olmalı, gençler ölmemeli diye düşünüyorum.
İçimdeki duygu bu, yaygın toplumsal duygu da bu!..
Böylece silahı "soruşturmaya" uğramış vekillerin yeniden silah almaları olanağı sağlanmakla kalmadı...
Bundan böyle silahları suça karışmış olsa bile, "silah taşıma" özgürlüklerini yitirmemeleri hükme bağlandı.
Artık, bir milletvekilinin silahı ile bir başka kişi suç işlerse, birini öldürürse, o vekil gidip yeniden silah alabilecek...
Yani, "silahımı unutursam helada, olmasın başım belada" sistemi yürürlüğe girdi.
Tabii ki bu acayip karar, Bakanlar Kurulu'na gelen tuhaf silah baskısının bir sonucudur.
Bu karar üzerine gazeteler, "Vekillere silah kıyağı" başlığını attılar.
Ertesinde CHP eski milletvekili Kemal Anadol aradı.
Haklı olarak öfkesini ve tepkisini şöyle dile getirdi:
"Bu bir Bakanlar Kurulu kararıdır ve yönetmelik üzerinde değişiklikle getirilmiştir. Meclis'çe yapılan bir yasa değişikliği olmadığı için bu kararı bütün vekillere teşmil etmek haksızlıktır."
Ben de bu noktadan yola çıkarak çok basit bir soru sormak istiyorum:
Bazı milletvekilleri neden silah taşımaya bu kadar düşkünler acaba?..
Kendilerini korumak için mi?
Sanmam çünkü ben şimdiye kadar, saldırıya uğrayıp da silahı ile kendini kurtaran bir milletvekili görmedim, duymadım.
Hem vekiller zaten profesyonel polisler tarafından korunmuyorlar mı?
Bir soru daha:
Birçok gazetecinin, yazarın, profesörün ve düşünce adamının silahlı saldırıya uğrayıp, öldürüldüğü son 30 yılda kaç milletvekili saldırıya uğradı ki?
O halde bir tek sonuç kalıyor geriye:
Silah taşıyan vekillerimiz, son derece çağdışı ve itici bir alışkanlıkla, sırf hava atmak ve kendini "güçlü" hissetmek dürtüsü ile silah taşıyorlar...
Ama benim kendilerine minicik bir tavsiyem var:
Silah taşımak yerine fikir ve düşünce taşımayı seçerlerse, memlekete daha çok hayırları dokunmuş olur!..
Çünkü milletvekillerini, kafalarında düşünce var diye, o fikirleriyle yepyeni yasalar yapsınlar diye seçiyoruz ve Meclis'e gönderiyoruz.
Ama bizim vekillerimiz, Meclis'te fikir tartışması ve yeni yasalar yapacak yerde, bellerinde silahları ile geziyorlar, yemeklere katılıyorlar, düğünlerde havaya ateş ediyorlar...
Ama biz şunu da biliyoruz:
Fikir taşımak, silah taşımaktan daha zordur.
Sadece ruhsat almakla fikir taşımak mümkün değil çünkü...