kapat

16.12.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Ramazan Özel
Spor
Magazin
Sabah Künye
Ata Online
Cumartesi Eki
Pazar Eki
Melodi
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

YeniBinyil
Turkport
1 N U M A R A
Sabah Kitap
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
MEHMET ALTAN(maltan@sabah.com.tr )


Düğmeye kimin bastığı belli...

Avrupa Birliği'ne tam üye olma sürecinin Türkiye'nin önündeki yıllarda sürekli bir toplumsal "fay hattı" oluşturacağı hergün biraz daha netleşiyor.

Helsinki Zirvesi ertesinde ortaya çıkan olumlu hava ve ardından "Katılım Ortaklığı Belgesi"nin ortamı germek isteyenlerin çabalarına rağmen imzalanması, "eski Türkiye"yi ve oradaki egemenliklerini sürdürmek isteyenleri iyice gerginleştirdi. Tam üyeliğe giden yol belli ki çok çetin geçecek. Bu, Türkiye için herhalde son ama keskin bir viraj olacak. Bugün yaşananların daha net algılanabilmesi için Türkiye'deki "çok etkin" odakların asla Kopenhag Kriterleri olarak özetlenen çağdaş bir devlet ve toplum yapılanmasını arzulamadığını unutmamak gerek. Pazusu kuvvetli olanın vatandaşına dışkı yedirdiği, arkası sağlam olanın devletin ya da kendisinin bankasını soyduğu, insanlık suçu sayılan işkencecilere af isteyenlerin yüzlerini kızartmadan ortada dolaştığı, halkın kendi ödediği vergiyi kontrol edemediği bir mezbeleden modern bir yapı yaratmaya yönelik yeryüzü talebi, tabii Türkiye'yi kendi iç kolonileri olarak görenlerin hoşuna gitmez. Ellerinden geleni ardlarına koymayacaklardır...

CİNAYETİN ARKASI
Türkiye maalesef ölülere ve ölümlere tapınan bir hastalıklı kültürden geliyor. Aklı başında hiç kimsenin bugünkü baskıcı yasalarla ve ölümcül mimarisiyle kabul edemeyeceği F Tipi hapishanelere karşı başlatılan direniş, ortamın ateşlenmesinin alt yapısını oluşturdu. Devletin, mantıklı bir çözüm bulunabileceğini gösteren ilk adımı atmasına rağmen, sanki gencecik insanların illa da ölmesini isteyen birileri, bu işi bitmesi gereken noktada bitirmedi. Türkiye gibi ülkelerde yeraltı örgütlerinin, mafyanın ve istihbarat birimlerinin ellerinin ve kollarının birbirine değdiği bilindiğinde, ilk kuşku işaretleri buralarda başladı.

Ardından, Okmeydanı'nda hiç sabıkası olmayan 21 yaşındaki bir gencin şüpheli ölümü geldi. Okmeydanı'nda bir kurye şirketinde çalışan öldürülen gencin babası memur, annesi ev hanımı. Anne ve babaya göre oğullarının siyasi bir eğilimi yok. Nitekim "kasten adam öldürmek" iddiası ile dava açacaklarını söylemekteler. Polis, öldürülen Özkan Tekin'in silahlı olduğunu iddia ederken, aile bunu reddediyor.

Üstelik Okmeydanı, emniyet güçleriyle ülkücülerin birbirleriyle fazlaca yakın olmasıyla tanınan bir bölge. Gelişmelerin buradan başlaması bu açıdan da ilginç. Bunun hemen ardından gene çok simgesel bir yerde, Susurluk Çetesi'nin de bundan önce medet umduğu Gazi Mahallesi'nde polis otobüsü tarandı, iki polis öldürüldü. Orada da aydınlanmamış çok karanlık sorular var.

Ardından "polis isyanı" patladı.

Kimse o başkaldırının kendiğilinden geliştiğini dile getiremiyor, çünkü bunun hiç bir inandırıcılığı yok.

"PROVOKATÖR POLİS"
Zaten İçişleri Bakanı da "provokatör polislerden" sözetti. Gerçekten de, gösterilere katılanların sayısından, kılıflarından çıkarılan ama ceza kanunundan da belli ölçülerde sıyırabilmek için namlusundan tutulan silahlara kadar herşeyin planlı olduğu anlaşılmaktaydı.

Üstelik bu başkaldırının, soygunların üzerine giden Tantan'a yakın bilinen emniyet müdürlerinin bölgelerinde olması da irdelenmesi gereken başka bir gelişme.

Hukukun taraftarı olması gereken polisler, bireysel açmazlarını geçmişin törelerinde dindirmeye çalışan bir hamasetin akıncıları gibiydiler. Galiba gerçek bir devlet olabilmek için, sokak kalabalıklarından polis gücüne gelişigüzel adam devşirmek yerine, hukuk mezunu olmayanı polis örgütüne almamak gerekiyor bizimki gibi ülkelerde...

Avrupa Ortaklık Belgesi'ne meydan okur okumaz uçup giden milyarlarca dolar, ardından MİT Başkanı ile çelişen Genelkurmay'ın talihsiz ve zamansız çıkışı, sonradan da Genelkurmay Başkanı'nın Fazilet Partisi'nin kapatılma davasını da içeren görüşlerini de kapsadığı söylenen bir görüşmeyi Başbakan ile yapması, bu alt üst oluşun zeminini pekiştirdi. Avrupa Birliği süreci karşıtlarının "düğmeye basanlar" olduğuna inanmamak için hiçbir sebep yok... Sanki birileri dünyadan koparılmış bir Türkiye'de bir "ara rejim" arıyor.

İSPANYA'YI ANIMSAMA
İspanya, Avrupa Birliği'ne, o zamanki adıyla Avrupa Topluluğu'na 1986 yılında katıldı. Ama orada da bu süreç kolay olmadı. Örneğin, 1981 yılının hemen başlangıcında Meclis'i basıp kurşun yağdıran albay hala gözlerimizin önünde. Herkes yerlere yatarken, ayakta duran Meclis üyesi de..

Albay, "arkadan generaller geliyor" diye bağırmıştı. Neyse ki, Kral Carlos tüm ordu komutanlarını teker teker arıyarak, generallerin arkadan gelişini önledi.

Başbakan Bülent Ecevit "düğmeye mi basıldı" diye sormakta... Belli ki basıldı. O halde kim bastı. Bunun Avrupa Birliği sürecini istemeyenler olduğu kesin ama operasyonları düzenleyen icra aparatı ne?

Ankara hiçbir konuda saydam davranmadığı için bütün iddiaları içinde besleyebilecek bir belirsizlik ortamında yaşıyoruz.

Düşünün ki, askeri uçak alımındaki rüşvet olayını yani Lockheed Skandalı'nı çözmeyen tek ülke Türkiye. Ankara'nın kendi karanlıklarını örtme konusunda ne kadar usta olduğunu anlatmak için tek bir örnek bile yeter.

KONTR-GERİLLA KUŞ MU?
Ama isterseniz, Susurluk Skandalı'nı da hatırlayabilirsiniz. Örgütün Meclis Susurluk Komisyonu raporunda adı geçen üyelerinden hiç biri cezalanmadı. Hatta adı geçen askeri yetkililer savcı önüne bile çıkmadı.

Ancak, ben, toplumu bir anda geriveren ölümlü, vurdulu kırdılı olayları yeniden yeniden yaşamaya başladığımızda hemen "devlet içindeki paralel örgütleri" hatırlıyorum.

Bundan sekiz yılı aşkın bir zaman önce, 26 Nisan 1992 tarihinde "Egemenlik Ulusun... Peki kontr-gerilla kimin?" başlıklı yazıda şunları yazmışım:

"Yıllardır bir türlü açıklığa kavuşturulmayan kontr-gerilla iddiası, Türkiye'de 'ulusal egemenliğin' aslında kimin tarafından kullanıldığı sorusunu da içinde taşıyor.

Biz, kontr-gerilla iddialarını duydukça kulağımızın üzerine yatarak, 'egemenlik ulusundur' ilkesine de pek kıskançca sahip çıkmadığımızı ortaya koyuyoruz. Halbuki, 1990 yılında, İtalya'da patlak veren GLADIO Skandalı NATO'ya bağlı ülkelerde, devletin içinde yuvalanmış, 'gizli bir örgüt' olduğunu ortaya çıkardı.

Türkiye dışındaki ülkeler, kuşkulu terör ve cinayet olaylarının ardındaki bu karanlık ve 'devlet içindeki devlet' konumundaki gizli örgütü silkeleyip attı."

Biz ise atamadık. Üstelik bunun Susurluk olarak ortaya çıkmasına rağmen. Şimdi isyan eden polisin attığı sloganlara da bakınca, eski iddiaları hatırlamamak mümkün değil.

Üstelik Başbakan Bülent Ecevit, şimdi koalisyon ortağı olan partinin, Özel Harp Dairesi'nin uzantısı olduğunu yıllarca önce açıklamıştı.

Böyle kuşkulu olaylarla karşılaşınca insan bütün bunları kaçınılmaz olarak aklından geçiriyor.

Cerahatı zamanında akıtmayınca, bünyenin harabiyetini ister istemez eski hastalıklara bağlıyorsunuz. Tüm NATO üyesi ülkelerin temizlediği devlet içi çeteler, bizde, olduğu gibi korunuyorsa, o zaman ard arda işlenen kuşkulu cinayetlere de, amirini yaka paça bir kenara fırlatıp, Susurluk hamisi bir partinin sloganlarını atarak ve silahını göstererek hükümeti tehdit eden polise de şaşmamak gerek.

Bu tuzaklara düşersek, bunun rantını Türkiye'yi kendi sömürgesi gibi görenler belki bir süre daha yerler ama en büyük faturayı zaten özgürleşmesi ve zenginleşmesi sürekli Ankara tarafından engellenen halk öder. Afganistan'dan farkımız kalmaz.

Birilerinin artık ezberlediğimiz senaryolarla bizi Avrupa'dan ve dünyadan koparmaya çalıştığı açıkça görülüyor. Özgür ve mutlu bir hayat sürmek isteyen herkesin çok dikkatli ve kararlı davranması gerekiyor.

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır