Herkes birbirine aynı soruyu soruyor: Ne oluyor böyle?
İki gündür sokaklarda esen itaatsizlik rüzgarı, Çevik Kuvvet'in Babıali Baskını, Ankara'da 20 yıl öncesini hatırlatan karşıt grup çatışmaları ve seyreden polis; hiç kimsenin sahip çıkamadığı, tutanın elini yakan bir af kanunu, çığrından çıkan F Tipi pazarlıkları, protestoları... Sokakta bütün bunlar olurken, ara seçim korkusuyla alel acele Anayasa değişikliği derdine düşmüş bir parlamento; karambolden kıyak emeklilik çıkartmaya çalışan milletvekilleri ve silinip giden bir hükümet...
Bütün kurum ve kuruluşlarıyla öylesine köhnemiş ve sakatlanmış bir sistem ki, hangi meseleye el atsanız, bir krizle yüz yüze kalıyorsunuz. Herhangi bir alanda ortaya çıkan kriz, zircirleme reaksiyonla başka krizlere yol açıyor.
Her şey birbirine bağlı, her şey içiçe...
Hükümet affı çıkarmadan edemiyor, ama hiçbir zaman "adil" bir af da çıkaramıyor. Afsız olamıyor çünkü artık tıka basa dolu cezaevlerine hakim olamıyor, ne 70 bin mahkumu barındırıp besleyebiliyor, ne de cezaevlerinde otorite kurabiliyor. Adam başı 700 bin lira ödenekle hiçbir şey yapamıyor. Ama affı çıkarmaya kalktığı anda, daha büyük bir kriz doğuyor. Bu kez de af mağduru milyonları karşısında buluyor.
Cezaevlerindeki örgüt hakimiyetini kırmak için giriştiği F Tipi projesini öyle bir yüzüne gözüne bulaştırıyor ki, sonunda örgüt hakimiyetini güçlendiriyor. Çünkü zamanında Terörle Mücadele Yasası'nı doğru dürüst ayıklayıp teröristle siyasi muhalifi birbirinden ayırmıyor. Devletin terör örgütleri karşısında düştüğü acze bu defa polisler isyan ediyor.
Polis yetmiş yıllık geleneğin bozulmasını, işkence yapanın yanına kâr kalmayacağı bir düzeni kabul etmiyor. İşkence yapma hakkının elinden alınmasına "bozuluyor". Eski köye yeni adet istemiyor. Ve bu adetin bozulmasını, devletin kendisini "satması" olarak görüyor. İşin acısı, polisi yetmiş yıldır halkın değil, devletin güvenliğini korumakla görevli olduğu bilinciyle yetiştirenler, şimdi ona neden işkence yapmaması gerektiğini anlatamıyor.
Ve bu kaos içinde hükümet silinip giderken, yeni bir iktidar alternatifi de görünmüyor. Ne umut veren bir siyasi mihrak var ortada, ne de lider.
Üstelik bu defa halk bir "kurtarıcı" da beklemiyor.
Eskiden böyle koşullarda, yani yönetenlerin yönetemez olduğu kriz anlarında ortaya çıkıp yönetmeye aday olan "zinde" güçler de artık eskisi kadar zinde, eskisi kadar istekli ve eskisi kadar sorunsuz değil.
Ortaya çıkan kocaman, kapkara iktidar boşluğu ağzını açmış yarım yamalak demokrasimizi de yutmaya hevesleniyor. Bu kocaman ve kapkara boşluk yine her zamanki gibi provokatörün ağzını sulandırıyor. Ama ortalık öyle bozbulanık ki, provokatör bu provokasyonun altında kimlerin kalacağını bile kestiremiyor.
Bunca hercümercin bir anlamı var:
Türkiye "değişememe"nin krizini yaşıyor.
Ne değişebiliyor, ne de eskisi gibi yaşayabiliyor. O yüzden de yönetilemiyor.
Türkiye hamile. Ülke sancı içinde kıvranıyor ama bir türlü "doğuramıyor"... Bebeğin boynuna dolanan kordonlar o kadar güçlü, o kadar karmaşık, öylesine kör düğüm olmuş ki; nicedir zamanın rahminde büyüyüp duran o sağlıklı bedeni öylesine sarıp sarmalamış ki, vakti çoktan gelmiş doğum bir türlü gerçekleşmiyor. Bebek morarıyor, nefes alamıyor, anne can alıp can veriyor ama kimsenin elinden birşey gelmiyor...
Yarın: Türkiye neden değişemiyor?