Kendilerine "devrimci" sıfatını yakıştıran terör örgütleri, cezaevlerindeki "devrimci tutsak"larına ölüm orucu yaptırıyorlar.
Bu "ideoloji kurbanı" gençlerin, ideolojileri uğruna veya "militan" yazıldıkları terör örgütlerinin narına ölüp gitmelerine bir kaç gün kaldı.
Birçok duyarlı yazar, bu "ölüm ve ideoloji" ruletine son vermesi için devletten yardım istiyor. Adeta ölecek gençler adına merhamet dileniyor. Bunu ben de yaptım ve bu sütunda, "Devlet inatlaşmaz, devlet usuletle ve suhuletle çözer, çözmek zorundadır", dedim.
Fakat şu olan nedir?
Barış gayretlerinin hem de en ortasına el bombası gibi konulan bu eylem neyin nesidir? İstanbul'da polislerin öldürülmesini kast ediyorum.
Cezaevlerinde "güya" haklı talepler için ölüm orucu eylemi yapılırken...
Düzenlenen gösterilerde, "yaşasın ölüm orucu direnişimiz" türünden pankartlarla, her zamanki gibi yine yaşam değil de ölüm yüceltilirken...
İstanbul'un orta yerinde, polis otosuna pusu kurup da, tamemen kalleşçe bir yöntemle otobüsü otomatik silahlarla tarayıp da, görevine gitmekten başka günahı olmayan rastgele polislerin, rastgele öldürülmesi ne demek oluyor?
Yoksa bu eylem, içerdeki ölüm orucunun "ayrılmaz bir parçası" mı olmuş oluyor?
Böyle beyinsiz bir taktik, böyle ruhsuz ve yüreksiz bir mücadele yöntemi olabilir mi?
Zavallı ve çaresiz bir ideoloji haline gelmiş olsa bile, "Devrimcilik" denilen yaftayı boynunda taşıyanların, şuursuzluğun bu noktasına gelmiş olmaları için, ne kadar ahmaklaşmış ve yüreksizleşmiş olmaları gerekiyor, acaba?..
Bir insan kendisine "devrimciyim" diyorsa, yaptığı eylem hakkında halkın ne düşüneceğini, ne yargıya varacağını bir saniye olsun düşünmez mi?
Cezaevinde "ideolojisi" uğruna ölüme yürüyen 24 yaşındaki gencin "ölmesi" çok çok acı da, evlatlarının karnını doyurmak için polis üniforması giymiş 24 yaşındaki bir gencin, ortada hiçbir neden yokken öldürülmesi hiç mi acı değil?..
Böyle rezillik, böyle merhametsizlik olur mu?
Bugüne kadar hangi devrim, hangi ihtilal, görevine giden polisin öldürülmesi ile başarıya ulaşmış, sorarım size...
Yoksa "çok çok saygıdeğer" terör örgütümüz, devlet daha da sertleşsin de, içerdeki ölüm oruçları devam etsin ve ideoloji esiri gençler sapır sapır ölsünler diye mi, bu taktiği benimsemektedir?
Böyle bir rezalet şimdiye kadar hiçbir ülkede görülmemiştir, buna da Türkiye imza koymuş oldu, "devrimcilerimizi" gerçekleştirdikleri bu "ilk"ten ötürü tebrik ederim.
Ama unuttukları bir şey var:
Merhameti olmayanlar merhameti hak etmez!
Öldürdüğü polisin çocuklarını ve ailesini düşünmeyen devrimci, ölüme gönderdiği militanın ailesini ve çocuklarını düşünebilir mi?
Hiç sanmam!..
N'oldu Birand?
Size, olayı asla tekrarlamadan, çünkü terbiyem elvermez, sadece iki meslektaşın diyaloğu anlamında sormak istiyorum:
Şimdi ne olmuş oldu, sayın Mehmet Ali Birand?
CNN Türk'teki "Manşet" programında siz yayıncılık mı yapmış oldunuz? Bu yayıncılık ile, sevgili halkımızı ve toplumumuzu aydınlatmış mı oldunuz?
Fikir yapısı şüpheli, davranışları kuşkulu, bu yüzden de sarfettiği her söz, insanlarımızın onuru ve gururu için "mayın tarlası" niteliğinde olan bir milletvekilini, canlı yayına çıkarmakla, ne elde etmiş oldunuz?
Gazetecilik mesleğinde yıllardır büyük başarılar göstermiş bir gazeteciyi, aşağılamakla kalmayıp, evinde oturan yaşlı annesine dil uzatılmasına bilmeden ve tahmin etmeden de olsa çanak tutmakla nasıl bir hizmette bulunmuş oldunuz?
Bakın, bilerek, "tahmin etmeden" dedim. Ama sizin bulunduğunuz yer ve işleviniz, "güçlü tahminler" yapabilmenizi gerektirmiyor mu?
Adı geçmeyen şahsın, neler konuşabileceğini, neler söyleyebileceğini, kapasitesinin ve şuurunun nereye kadar açıklık ve seviye gösterebileceğini tahmin etmek, sizin görevleriniz arasında olmalı değil miydi?
Gazetecilik ve yayıncılık buysa eğer, daha da "müstesna" olması bakımından, memlekette ne kadar hapçı, tinerci, eroinci, kokainman varsa devamlı canlı yayına alıp, ağızlarına geleni söyletmekte yarar mı görmeliyiz yoksa?
Hele hele canlı yayıncılıkta bir "ön filtre" yok mudur, olmamalı mıdır, sayın Birand?
Allah sizi televizyon yayıncılığımızın başından eksik etmesin gerçi ama...
Hani şu 32. Gün'ün bilmemkaçıncı seneyi devriyesini kutladığınız şu günlerde, şu meşum yayınla "tarifsiz" başarılarınızın üzerine tüy mü dikmeliydiniz, sayın Birand?
Bence dikmemeliydiniz!
Çünkü, yayıncının başarısı birazcık da, "yamyamların tuzağına" düşmemesinde saklıdır...
Karar bende olsaydı, malum şahıs, hiçbir surette canlı yayına çıkamazdı, biliyor musunuz?..
Çıkınca neler oldu gördünüz, herkes de gördü!
Aslanlar gibi tüy diktiniz!..