"Daha önce 'Affa çağrı' başlığıyla yazdığımız yazı, cezaevlerinin duvarlarından içeri girdi, ama başkentin sağır duvarlarını aşamadı.
Aşabilseydi, bugün herkesin gündüzünü gecesini karabasana çeviren 'ölüm saatinin tiktakları' vurmayacaktı belki de,
Ama olan olmuştur.
Yasadışı örgütün 'ölüm orucu' amacına ulaşmıştır.
Amaç, oruçtakilerin 'nihayet' ölmeye başlaması değildir.
Çünkü amaç ölüm değildir.
Araçtır ölüm karanlık koğuşlarda,
Amaç, cezaevlerindeki karabasan havasını koca bir ülkeye yaymaktır.
Koca bir ülkeyi çaresizliğin kuşattığı dev bir mahpushaneye çevirmektir.
Ne devletin trilyonlar akıtılan kolluk gücü, ne toplum vicdanının 'Durdurun!' diyen sesi, koğuş kapılarını açıp içeri girmemiştir; girememiştir. Tersine, içeride vurulan 'ölüm senfonisinin davulları' cezaevi duvarlarını aşıp sokaklara yayılmıştır.
Devlet, elbette birkaç yüz kişilik örgütten daha güçlüdür.
Ama sorun, güçle değil inisiyatifle ilgilidir.
Devlet, devasa gücüyle inisiyatif kullanmamış, örgüt bir avuç adamıyla inisiyatifi ele almıştır.
Örgütün devleti sarsması mümkün değildir. Ancak devletine inanan, devlete güvenini sorgulamayı bile zerrece düşünmeyen toplum vicdanını sarsabilmiştir.
En azından sarsma noktasına getirmiştir.
Bu noktadan sonra, ölümlerin durdurulması mümkün görülmüyor.
Belki birkaç tutuklu ve hükümlünün ölümünden sonra, eylem yine örgütün inisiyatifi ile son bulacaktır.
İşte o nokta, toplum vicdanının 'sıfır' noktasıdır. Toplum vicdanının, devleti inisiyatifi ele almaya çağıracağı, buna zorlayacağı andır.
İnisiyatif çağrısının, yakıp yıkmaya, vurup geçmeye yönelik bir çağrı olacağını düşünenler yanılırlar.
Sorgulamaya 'Kim bunlar?' diye başlamak gerekiyor.
Çoğu şiddet eylemlerine katılmış, bu nedenle yargılanan ya da mahkum olmuş olan gençler.
Yasalarda var olmasına rağmen, Türkiye'de uzun yıllardır ölüm cezası uygulanmadığına göre, hiçbirinin kaderinde vakitsiz ölüm yok.
Ancak çoğu, ömürlerinin gençlik çağını karanlık koğuşlarda geçirmeye hükümlü.
Üstelik katıldıkları eylemler, hukuken de vicdanen de başka bir 'son'a olanak tanımıyor.
Üstelik bu 'son'u bilerek çıktılar yolculuklarına.
Yalın bir mantıkla bakılırsa kendi seçtikleri kaderin mahkumudurlar.
Dışarıdakilere anlaşılmaz gelen 'ölüme yatışın fütursuzluğu' o nedenle kolaydır içeridekilere. Bir karanlıktan bir başka karanlığa geçmişlerdir.
Bir umutsuzluktan bir başka umutsuzluğa.
Lakin, toplum vicdanının sorgulaması daha da önceye gitmelidir.
Cezaevleri öncesindeki karanlığa, cezaevleri öncesindeki umutsuzluğa.
'Kim bunlar?' sorusu, yerini 'Nereden geliyorlar?' sorusuna bırakmalıdır.
İçlerinde varoşların dışındaki semtlerden gelen hiç kimse yoktur. İyi eğitim ve iyi gelecek umutları verilebilmiş hiç kimse yoktur. Karanlık dışarıda başlamıştır.
Bu yaklaşım kimilerine çok 'demode' gelse de 'demode' diye safdışı bırakılan bu yaklaşımın kâle alınmaması bir avuçluk PKK'yı siyasi ve uluslararası bir örgüte çevirmiştir.
Aynı hücre çoğalması şimdi bir başka boyutta cezaevi koğuşlarından varoşlara doğru tekrarlanmaktadır.
Ölüm oruçları üzerine asıl düşünülmesi gereken de bu sonuçtur.
Ama şimdi düşünme değil, inisiyatif zamanıdır.
Önce ölümleri acilen durdurmak için inisiyatif ve cezaevleri koşullarına yeniden eğilmek...
Sonra gerilimi düşürecek bir af girişimi.
Af cezaevlerini boşaltmak demek değildir.
Böyle bir sonuç, şiddet kurbanlarının vicdanlarını da kanatır.
Ama işlenen suçlarda toplumun ve devletin sorumluluğu oranında bir indirim de gerilimi düşürür, toplumsal barış ve hoşgörü ortamına katkıda bulunur.
Ancak, asıl inisiyatif ondan sonra gelecektir.
Karanlık ve umutsuzluk koğuşlarda değil, koğuşlara yolculuğun başladığı yerde yok edilmeye çalışılmalıdır.
Bir karanlıktan bir başka karanlığa geçmek ya da geçirilmeye zorlanmak kolaydır.
Ama kim karanlığı aydınlığa, ölümü umuda tercih edebilir?
Işık, biraz daha ışık..."