


Söz sokağın...
Öncekİ gece çevik kuvvet otobüsüne karşı girişilen saldırıyı nefretle, öfkeyle, şiddetle, yüksek sesle kınıyorum.
Sadece oradaki polislere değil, ülkenin geleceğine de kurşun sıkanlara, kainatın bütün lanetini yağdırmak istiyorum.
Affın Köşk'te imzada, ölüm oruçlarının çözümün eşiğinde olduğu noktada girişilen bu kalleş saldırıya, "provokasyon" dışında hiç bir tanım bulamıyorum.
Haftalardır hassas bir deprem bölgesi üzerinde ve bir kuyumcu titizliğiyle sürdürülen uzlaşma çabalarının böyle akıldışı bir eylemin kanında boğulmasına isyan ediyorum.
Türkiye'de mevcut güç dengelerini kökünden değiştirecek kadar önemli bir belgenin, Avrupa Birliği'ne tam üyelik yolunda yapılacak reformlara ilişkin "ulusal program"ın koalisyon liderlerince Başbakanlıkta tartışıldığı dakikalarda, iki yüz metre ötede mahkum analarını tekmeleyenleri de lanetliyorum.
İşte istedikleri oldu:
Söz sustu.
Korkarım artık sokak, şiddet ve silah konuşacak.
***
Peki kim kârlı çıkacak bu işten..?
Ellerinde tabancalarıyla, "Örgütler savulun/silah kullanacağız" diye yürüyen öfkeli polisler, bütün çabalara rağmen ölüm koşusunu inatla sürdüren açlık grevindeki mahkumlar, onların aileleri, yazarlar, çizerler, kendine "aydın" diyenler, kendisine "aydın" denilenler, çaresiz hükümet, ilgisiz yurttaş, kısaca hepimiz buradaki oyun üzerinde biraz olsun düşünmek zorundayız:
Kim, neden torpilledi en kritik anında geleceğimizi..?
Birkaç dakikalık bir eylemle Bayrampaşa'da polisi sokağa, çözüm umudunu çıkmaza iten 3 çılgın, gerçekte neyin peşindeydiler?
Tam da "İnsan Hakları Günü"nün kutlandığı gece girişilen bu katliamın, Avrupa kriterlerinin ve Fazilet Partisi'nin kapatılmasının görüşüldüğü gün yoğunlaşan sokak çatışmalarının kime ne yararı var?
Kimin mücadelesi bu..?
Bizi nereye götürüyorlar?
***
Türkiye daha önce yaşadı bunları...
Birbirinden bağımsız gibi görünen bu olayların aslında ne kadar birbiriyle ilintili olduğunu gördü.
Barışı torpilleyen provokasyonların acısını çok çekti.
Öyleyse neden hala bu körlük..?
Niçin bir hükümet, örneğin cezaevleriyle ilgili bir düzenleme getireceği zaman bunun yaratacağı muhtemel sonuçları öngörüp, baştan ilgili sivil toplum örgütleriyle bir ortak payda arama gereği duymaz da, bunu yapmak için ölümün soluğunu ensesinde hissetmeyi bekler?
Nasıl olur da af gibi netameli bir konunun böylesine hassas bir koalisyonda saatli bonma etkisi yapacağını tahmin edemez?
Bir adım ötesini düşünen bir taktisyeni, öngörüsü olan danışmanları yok mudur?
"Askeri politikanın dışına çekmeden Avrupa'ya başvurursak ne olur", "Apo idama mahkum olmuşken ölüm cezasını kaldırabilir miyiz", "Fazilet'i kapatırsak seçim riskini göğüslemeye hazır mıyız", "F-tipine geçersek cezaevlerinde doğacak tepkiyi nasıl yatıştırırız", "Haksız bir affın yaratacağı infial karşısında ne yapabiliriz" Bunlar hiç düşünülmemiş midir?
Yoksa hükümet, her attığı taştan sonra, kafasını kuma sokup, karşıdan gelecek taşı beklemeyi "yönetim" mi sanmaktadır?
***
Sözün sustuğu yerde bu sorular da anlamsız...
Şimdi yapılacak şey, sağduyunun yanında saf tutmak; sokağa dökülen benzinin, ülkeyi yangına, herkesi daha fazla öfkeye ve sonuçta sıradan insanı otoriter bir yönetim beklentisine itmemesini sağlamak...
"Oyun" buysa, "oyun"u bozmanın en iyi yolu "oyuna gelmemek"tir.