kapat

13.12.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Ramazan Özel
Spor
Magazin
Sabah Künye
Ata Online
Cumartesi Eki
Pazar Eki
Melodi
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

YeniBinyil
Turkport
1 N U M A R A
Sabah Kitap
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
CAN ATAKLI(ataklic@sabah.com.tr )


Yeniçeri ayaklanması hukuk herkese lazım

Polislerin eylemi olacak şey değil. Bu eylemi sadece bir öfkeyle mi yaptılar, yoksa daha tepelerden izin mi geldi? Ayrıca polisler de hak aramak için bir gün hukuka ihtiyaç duyacaklarını gördüler herhalde

Babıali denilen yer eskiden, Cumhuriyet'ten önce, hükümetin olduğu yerdi. Zaten "Bab" kapı demek. "Ali"de yüksek. Yani Bab-ı Ali yüksek kapı, devlet katı anlamına geliyor. Çevik Kuvvet'e mensup polislerin dün İstanbul'un en kalabalık caddelerinden yürüyerek Babıali'ye gitmeleri, valiliği kuşatmaları, zaman zaman silahlarını bellerinden çıkarıp havaya doğru tutmaları tıpkı Yeniçeri ayaklanmalarını andırıyordu.

Bakalım polislerin bu eyleminden sonra kimin kellesi kopacak?

Dünkü bu inanılmaz gösterinin iki önemli noktası var.

Birincisi, bence bu çok önemli, Çevik Kuvvet'e bağlı polisler gerçekten bir gece önce iki arkadaşlarının şehit edilmesine tepki olarak mı sokaklara döküldü? Nasıl oldu da en disiplinli olarak bilinen polis grubu yasalara tamamen aykırı bu eyleme kalkıştı? Yoksa bu gösteri daha üst katlardan da destek ve himaye mi gördü?

Çünkü polisin bu tür bir eylem yaptığı bugüne kadar hiç görülmedi. Olan eylemler de polisin kendi karargahının duvarları arkasında kaldı. Polisler amirlerini, müdürlerini kendi bünyelerinde protesto ettiler. Oysa dünkü eylem hiç de anlık bir öfkenin sonucuna benzemiyor.

Eğer öyle olsaydı, polisler Vatan Caddesi'nde bir süre bağırdıktan sonra tekrar görev yerlerine dönerlerdi. Oysa öyle olmadı; polisler Vatan Caddesi'nden Cağaloğlu'na kadar yürüdüler. Sonra da aynı yoldan geri döndüler.

Bu arada kendilerine hiçbir uyarı yapılmadı, engel olunmadı. İstanbul Valisi de valilik kuşatma altındayken, polis temsilcilerini kapıda karşıladı. Polisler hiç yapmadıkları biçimde valiye yuh çektiler, başbakanın istifasını istediler.

Bunlar normal şeyler değil. Bunlar anlık öfkelerin sonucu değil.

Demokratik hak
Dünkü gösterinin "kara mizah" gibi bir başka anlamı daha var. Bugüne kadar demokratik hakları için sokağa dökülen, memura, işçiye, öğrenciye, kadına, erkeğe karşı çok acımasız olan polis, üstelik Çevik Kuvvet, dün aynı haklar için kendisi sokaklara döküldü.

Polisler, hukuk, istediler, haklarının verilmesini istediler, devletten önlem istediler. İşin ilginç yanı, polisler bu gösteriyi yaparken kendilerini coplayacak bir başka güç de yoktu. Bu nokta da çok vahim elbette. Demek ki, gösterici başkası olursa şiddet kullanılarak dağıtılacaklar. Peki gösteriyi yapan polisse kim ne yapacak. Askeri birlikler mi gelip zor kullanacak?

Şimdi diyorum ki, polisler de bu eylemden sonra oturup düşünmeli. Demokratik hakları için mücadele edenlerin duygularını anlamaya çalışmalı. Çaresiz kalan insanların nasıl öfkelendiğini yüreklerinde hissetmeli.

Polis elbette bundan sonra da görevini yapacak, izinsiz ya da kanunsuz bir gösteriyi yine zor kullanarak dağıtacak. Ama bundan sonra görevini yaparken insanlığını unutmamaya çalışacak.

Askerliğini yapmamış 8 bin polis
İstanbul Emniyet Müdürü Kazım Abanoz'la konuştuğumda İstanbul'da polis sayısının 27 bin olduğunu söylemişti. Daha sonra bu polislerin 8 bine yakınının henüz askerliğini yapmadığını öğrenmiştim. Askerliğini yapmamış polisler Genelkurmay'dan anlayış bekliyordu. Hatta pekçoğu askerlik hizmetlerini polis olarak yapmalarının mümkün olabileceğini söylüyordu. O ayrı konu, ancak askerliğini yapmamış çok genç insanların beline silah, eline cop verilerek göreve gönderilmesinin bazı sakıncaları olduğu kesin. Bir kere son yıllarda polis olmak için başvuranların büyük çoğunluğunun MHP eğilimli olduğu biliniyor. Bu kişiler hem militan ruhlu, hem de çok genç yaşta politize olmuş kişiler. Bu gençlerin polis kadrosunda olmasının pekçok sakıncası var. Bu nedenle hiç olmazsa askerliğini yapmamış, yani belli bir disiplinden geçmemiş olanların, üstelik aktif olaylarda görev yapacak polis kadrolarına alınmaması gerek.

Göstere göstere eski senaryo uygulamaya kondu
Ankara'da dün çok vahim bir olay yaşandı. F tipi cezaevlerini protesto eden bir grup Kızılay Meydanı'nda gösteri yapmaya kalktı.

Polis bu gruba engel oldu. Zorla dağıtma aşamasında çatışma çıktı. İnsanlar yine yerlerde sürüklendi, pekçok kişi dövüle dövüle gözaltına alındı.

Bunların hepsi son zamanlarda sık yaşadığımız olaylar. Ancak vahim olan gelişme bunlardan sonra oldu.

Caddelerden ara sokaklara kaçan göstericiler bir süre sona hiç beklemedikleri bir müdahale ile karşılaştılar. Çoğunluğu Ülkü Ocakları üyesi olan bir başka grup biraraya gelerek F tipi için gösteri yapanlarla çatışmaya başladı.

Eğer Türkiye'de bu dönem bir daha açılırsa, halimiz harap demektir. Çünkü bu, 12 Mart döneminde sahnelenmeye başlayan ve uzun süre vizyonda kalan bir senaryonun tekrarı. 12 Mart yıllarında dönemin iktidarları, sol görüşlü kişilerle mücadele etmek için bir yandan devletin güvenlik güçlerini seferber ederken, diğer yandan da bu gruplara alternatif şiddet grupları örgütlemişlerdi.

"İti ite kırdırmak" felsefesinden yola çıkan iktidar sahipleri, Türkiye'nin bir kan gölüne dönmesine neden olmuşlardı.

Şimdi, çok uzun bir aradan sonra ilk kez polis dışında bir başka grup daha olaylara müdahil oluyor. Umarım bu olay Ankara'daki münferit bir gelişmedir.

Bir haklı feryat
İsmi bende saklı bir okurumdan gelen mesajı size de iletiyorum:

27 yaşında bir teknik öğretmenim. Branşım elektronik. 4 yıl teknik lise elektronik bölümünde okudum. Ardından Gazi Üniversitesi Teknik Eğitim bölümünü bitirdim. Yani 8 yıl elektronik eğitimi aldım. İki yıldır öğretmenim. Aldığım maaş 250 milyon lira. Ek ders ücretiyle 400 milyon geçiyor elime.

Şimdi devlet büyüklerime sormak istiyorum; ben niye üniversite okudum, Ankara'da 8 yıl hayatla niye boğuştum? Teknik Lise'yi bitirip bir fabrikaya teknisyen olarak girseydim 9 yıldır çalışıyor olacaktım ve elime 800-900 milyon lira geçecekti. O süre içinde belki ev ve araba sahibi olma şansını da bulacaktım. 8 yıl eğitim aldım, iyi derecede İngilizce biliyorum, aldığım maaş bu.

Bu haksızlık, bu adaletsizlik değil mi?

Sesimi duyuracağınızı ve bu sesi mutlaka duyan birileri olacağına inanıyorum.

Bu cesaret otorite boşluğundan
Polisler yürüyor. Cezaevleri çetelerin, teröristlerin kontrolüne geçiyor. Zavalllı gençler ölüm orucuna itiliyor. Devlet bir avuç teröristle pazarlık yapıyor. Devletin çeşitli organları birbiriyle ilgili çarpık açıklamalar yapıyor. Askerin muhtıra verip vermediği tartışılıyor.

Nasıl oluyor bütün bunlar? İktidarın otoritesinin kalmamasından. Bugün hükümet ne kendi içinde, ne de partiler bağımsız olarak güçlü değil. Ekonomiye müdahale edemiyor. Ettiğinde çok geç oluyor, sosyal olayların gerisinde, karşılarında hiçbir etkili muhalefet olmamasına rağmen düzgün yürüyemiyor. Devlet bürokrasisine söz geçiremiyor, yolsuzluklarla, hırsızlıklarla mücadele edemiyor, hakkında bir yığın şaibe yürüyor.

İşin en kötü tarafı bugünkü iktidarın "alternatifsiz" olarak görünmesi. Türkiye son 15 yılını iktidar açısından hep "alternatifsiz" çözümlerle geçirmeye çalıştı. Böyle olunca herkes çaresiz mevcutları desteklemek zorunda kaldı. Şu an yaşanan da bu. Türkiye belki de "alternatifsiz olmaktan kurtulma" sancıları yaşıyordur.

Bu köşede dün cezaevinde zavallı gençleri ölüme gönderen terör liderlerinden söz etmiş ancak güncel fotoğraf kullanamamıştım. Bu terör örgütleri öylesine iyi programlanmışlar ki, dün sabah seçme fotoğrafları e-mail yoluyla göndermişler. O kadar fütursuz ve cesaretliler yani. Üzüldüğüm, dışardaki bazı aydınlar ölüm oruçlarını hak arama eylemi gibi görmek istiyor. Oysa örgüt liderlerinin kendi amaçlarına ulaşmak için her türlü uzlaşmaz tutum içinde, zaman kazanmaya ve toplu halde ölümlerin başlamasını sağlamaya çalıştığını görmüyorlar. Gördüklerinde iş işten geçmiş olacak.

* Partiler bu affa gönül rızasıyla mı oy verdi?

* Öyleyse şimdi niçin yakınanlar var?

* Rahşan Hanım, "Bu benim affım değil" diyor, peki kimin affı?

* Sonuç kötü olunca, "Bu benim değil" deyip kurtulmak olur mu?

* Cumhurbaşkanı affı imzalayacak mı?

* Halkın yüzde 70'inin karşı olduğu affa, af denebilir mi?

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır