Uzunca boylu, yuvarlak cam bir kavanozun içinde yüzer kırmızı balıkları Matisse'in. Yeşil bacaklı morumsu yuvarlak bir masanın üstünde durur cam kavanoz. Ve yanlarında küçücük iki turuncumsu sarının saksısından yeşil yapraklar çıkar... Görünmeyen üçüncü saksının yaprakları büyüktür. Arkadan kucaklamış gibidir cam kavanozu ve camın içinden görünür yaprakların birkaçı... Ve sonra daha başka çiçekler vardır...
Kırmızı kırmızı yüzer balıklar... Siyah siyah gözleriyle dışarı bakar gibi, yahut dışarı bakmaz gibi...
Balıklarda, uyanan geceler yüzer. Işıksız sabahlar ve ölmüş günler yüzer. Hani hatırlar mısınız o dilenciyi? Derisi kemiğine yapışmış, kırış kırış parmaklı avucunu uzatıyor ve doğmamış çocuklarınızı dileniyordu. Vaktiyle babanız da sadaka olarak hayatınızı koymuştu oraya...
Sadaka olarak şehitler o avuçta, sadaka olarak aşklar o avuçta, sadaka olarak yaldızları dökülmüş cümbüşler o avuçta... Matisse'in balıkları dışındadır o avucun... Bir de Baudelaire'nin mısraları... Bir de Guevera, bir de Vietnam...
Çoğumuz sadaka vermek isteyen ellere yapışmış gibiyiz:
- Bırakma bizi oraya...
Düşmemek için dilencinin avucuna; varlığını ensesinden tutarak uzatan eli ısırıp, boşluğa fırlattı kendini bir tanesi...
Ve gitti gitti gitti ta yıldızların, yıldızlarda yüzen balıkların, balıklarda yüzen yıldızların yanına...
Dilenci avucunun uzanamayacağı yerdedir yıldızlar ve Matisse'in balıkları... Onları dinamitle vuramaz, oltayla yakalayamaz, kepçeyle avlayamazsınız..
Kim demişti size ilk defa:
- Seni seviyorum, diye...
Ne kadar çok aradınız sonra bulmak için o iki kelimeyi... Teker teker karıştırdınız dilencinin avucunu; ya oraya düşmüşlerdir, ya balıklarda yüzen yıldızların yanına...
Matisse'in balıkları kırmızı kırmızı yüzerler kavanozun içinde...
Sözün bittiği yerde başlayan kadınlar, kavgalar ve kırgınlıklar gibidirler... Uzayın sessizce görünmez bir yatakta kıvranarak teslim olduğu gecelerde, çukurda olan bir ayağınızı kurtarabilirseniz, bir milyon kilometre bir yükseklikten atlayarak ancak dalabilirsiniz onların yanına... Ve öyle derin bir yerdedirler ki, dibe doğru soluksuz iner inersiniz ve kolayca varamazsınız bakıların yanına...
İki yüz kelimede bitiyorsa dünyanız bakmayın balıklara... Balıklara bakacak dili öğrenmenin vuruşmasında öldü bütün 141. Madde suçluları...
Vaktiyle bir Roma vardı, Colisee'nin duvarlarında yükselir uygarlığı ve sonra arslanlara atılan gladyatörlerde... Ve hepsi de bir sadakadır dilencinin avucunda...
Sezar da oradadır, Antuan da, Neron da...
Ama Heraklit balıkların yanındadır, iki defa yıkanamadığı için aynı nehirde ve dokunduğu için bilmeden ölümün uydurma hududuna...
Kırmızı kırmızı yüzer balıklar. Balıklarda yıldızlar yüzer... Yıldızlarda balıklar yüzer ve sonra Heraklit'in yanında Nazım:
Bu cennet, bu cehennem bizim, der... Bir büyük dilenci avucu... Sadaka olarak adanan doğmamış çocuklar ve avucun içine düşmüş şehitler... Ve kanlı işçi cesetleri...
Ve Matisse'in paçayı kurtarmış balıkları...
Siz hiç bir şey anlamadınız mı bu yazıdan?
Ne iyi...
Matisse'in balıkları anladılar. O da iyi...
Not: 33 yıl önce yazılmış bir yazı... "Uçuk"tan...