kapat

09.12.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Ramazan Özel
Spor
Magazin
Sabah Künye
Ata Online
Cumartesi Eki
Pazar Eki
Melodi
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

YeniBinyil
Turkport
1 N U M A R A
Sabah Kitap
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
MEHMET ALTAN(maltan@sabah.com.tr )


Aç kapa...

Arghiri Emmanuel, 1911 yılında Yunanistan'ın Patnos kentinde doğmuş, günümüzün önemli iktisatçılarından biridir. Atina ve Paris üniversitelerinde hukuk ve iktisat öğrenimi yapmıştır. 2 Dünya Savaşı'nda, bulunduğu Afrika'dan, İngilizler'e karşı savaşmak için yola çıkmış, ama tek kurşun atamadan tutsak düşmüştür. Sudan'da İngiliz esir kamplarında bir süre kalmış, daha sonraları özgürlüğüne kavuştuğunda ise, Afrika'da çeşitli ticaret ve sanayi kuruluşlarında yöneticilik yapmıştır. Bir ara Lumumba'ya ekonomik danışmanlık da etmiştir. Afrika'daki yaşam sırasında, daha sonraları 'eşitsiz mübadele' adını verdiği teorisini geliştirmiştir.

Yukarıda yaşamını ve teorisini kısaca özetlemeye çalıştığımız Arghiri Emmanuel, ders verdiği Paris Üniversitesi'nde kuru bir iktisatçıdan çok, önemli bir filozof kimliğine bürünürdü. Bir keresinde "bugün yeryüzünü tarumar etseler, taş taş üstünde kalmasa ne Amerika, ne Sovyetler, ne başka bir yer belli olmasa da" diye söze başlamış, daha sonra da; "Gene çok geçmeden Amerika, Amerika olarak belirir. Kolombiya'da gene aynı düzeyde kalırdı" diye eklemişti.

Aslında söylemek istediği, ülkelerin bazılarının değişim dinamiklerini kendi içlerinde taşırken diğerlerinin bundan yoksun olduğuydu.

GELİŞMEYEN BEDEN
Bugün de Türkiye'de 'dışa açılma' politikaları tartışılırken, aslında cevap verilmesi gereken soru Türkiye'nin ihtiyacı olan değişim gücünü nasıl sağlayacağıdır.

Toplumların olumlu bir değişim sürecinden tamamen yoksun olduklarını söylemek doğru olmaz ama Osmanlı'dan bize kalan miras böylesine bir iç değişim gücünü çok büyük ölçüde zedelemiştir.

Örneğin, Osmanlı tebası Rönesansı yaşamamıştır. Sanayileşmenin kıpırtısını bedeninde duymamıştır. Tanrı tarafından kelam edildiğine inanılan Osmanlı'nın ilahi düzeninin amacı, "statükoyu", olduğu gibi, bütün değişimlere karşı korumaktır. Yönetimin amacı, değişimlere ayak uydurmak ve daha üst düzeylerde daha yeni ve çağdaş dengeler kurmak değil, hiç gelişmeyen bir bedene sahip olmaktır.

Osmanlı ülkesi, sanayileşmenin iç koşullarını yaratamamıştır.

Çağdaşlaşmanın temelindeki teknolojik sihir görülemeyip ülke derdine derman yaratmayınca, Batı, Osmanlı'ya ve Türkiye'ye kendi istediği kadarını vermiştir.

Gene de, Batı'nın bizzat ağırlığını koyarak oluşturduğu Tanzimat Hareketi'nin önemini teslim etmek gerekir. Şimdi hafife aldığımız, olayların temelini görmeyip, formel ölçüler getirdiği için ciddi bulmadığımız Tanzimat Hareketi insanların 'vatandaş' sayılmasına giden yolda çok önemli bir rol oynamıştır. Bu tür reformları, toplumların tarihsel gidişatı içinde değerlendirmek için günlük insan yaşamlarını gözardı etmek gerekebilir. Ama 'insanların' hayatlarını da dikkate aldığınız vakit, hukuk gibi çok önemli bir üst yapı kurumunda çağdaşlık getiren hiç bir hareketi küçümsememek ve kendi şartları içinde değerlendirmek daha doğru gözükmektedir.

Batılılaşma yönündeki en önemli dönemeç ise Cumhuriyet olmuştur. Cumhuriyeti ise, Osmanlı'nın artık yürümeye mecali kalmayan koca gövdesi doğurmuştur. Dünya sistemi, kendi dolaşımına ayak uyduramayan Osmanlı'dan fevkalade rahatsızdı. Ama bu ilahi düzenin ortadan fiilen kalkmasına İngiltere engel oluyordu. Amacı, Hindistan'a ve oralara ulaşan yollara iyice hakim olmaktı. Zaten, amacına vardığına kanaat getirdiği an, Osmanlı'nın idam fermanını imzalayıverdi.

AKILCI BİR YOL
Bugün, Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarını gerilerde bırakalı epey oldu. Ama, sanayileşmenin iç dinamiklerini yarattığımızı söylememiz oldukça güç. Tabii ki çok önemli bir yol alınmıştır. Ama dünya şartları ile yapılan kıyaslamalar, gene de önümüzde daha çok yolun alınması gerektiğini bize göstermektedir.

Bütün çabalara rağmen, Türkiye orta gelir düzeyinde bir ülke olduğu halde hala sınai istihdamı açısından alt gelir ülke grupları arasında yer almaktadır. İşçisi ve sanayisi olmayan ülkenin temel derdi ise sermaye birikimidir. Ülkemizin yatırım kapasitesini gösteren tasarruf oranlarının milli hasıla içindeki payı %16.6 dır. Bunun arzu edilen bir kalkınma için en az % 40'a çıkarılması gerekmektedir.

Özetle, Türkiye'nin kendi isteklerini gerçekleştirecek, atılımları yapacak gücü bulmada büyük güçlükleri vardır. Ülkenin yetersizliklerini tespit ise, 'olabilecek' gerçekçi çözümler aramamıza yardımcı olur.

Böylelikle, zaman zaman dışarda oluşabilecek değişim dinamiklerinden yararlanmak akılcı bir yol olarak kabul edilebilir. Yeter ki amacın, ülkenin iç dinamiklerini harekete getirmek ve böylelikle egemenlik alanlarımızı daha genişletmek olduğu hiç bir zaman akıldan çıkarılmasın...

Aç kapa... Aç kapa...

YUKARIDAKİ yazıyı neredeyse bundan on beş yıl önce 1986 yılının Ocak ayında, Türk Henkel Dergisi'nde yazmışım. Sonra da 1989 yılında yayınlanan "Marks'tan Sevgilerle" kitabıma almışım.

Geçtiğimiz haftayı yaşayınca yeniden yayınlamak ihtiyacını duydum.

Gerçekten de Türkiye o eski musluk reklamındaki gibi bir "aç, kapa" tarihidir. Dış dünyanın dinamikleri buraları yeryüzüne açmaya çalıştıkça, iç dünyanın egemenleri "iyice içe kapanmaya" abanmışlardır.

Turgut Özal döneminde, dış dinamikler, Türkiye'nin yeryüzündeki etkisini artıran bir akılcılık ile kullanıldı. 1980 ile 1990 yılları bu anlamda, toplamda olumlu geçti. Ancak, geçtiğimiz son on yılda ise, Süleyman Demirel'in simgelediği "kapamacıların" dönemi oldu. Kokusu şimdi çıkan soygunların ve soyguncuların desteğinde 28 Şubat darbesini yaşadık. MİT Başkanı'nın "yok" dediği "şeriat" tehlikesi, şimdi emekli olan cuntacı generallerin "cumhurbaşkanlığı" heveslerinin lokması oldu. İyice mezralaştık. Yeryüzündeki yükselmeye başlayan saygınlığımız buhar oldu. Kişi başına gelir artacağına iyice geriledi. Ekonomik krizler aldı yürüdü.

ANKARA'YA RAĞMEN
Ama şimdi yeni bir dönem başladı. Ankara istediği kadar en etkili güç odaklarının ağzından bölünme veya şeriat paronoyasını abartılı bir hamasete bulasın, belli ki bu on yıl dışa açılmanın ve onu destekleyenlerin olacak. Türkiye, Ankara'nın halkına şaşı bakan kolonyalist mantığının değil, dünyanın bir parçası haline gelecek.

Piyasaların IMF'ye, yerel iktidardan çok daha fazla güvendiğini gördük. Avrupa Birliği'nin yeminli düşmanlarının Kıbrıs ve Ege'yi bahane eden çıkışlarının anında milyarlarca doları dışarıya kaçırmasını yaşadık.

Ardından akılcılık daha etkin bir biçimde geldi. IMF'nin ekonomi yasalarının gereklerinin yapılmasını, soygunların önlenmesini isteyen talepleri daha hızlı gerçekleşecek. Avrupa Birliği, bütün etkili odakların direncine rağmen Türkiye'yi kendi bünyesine alacak adımları atmakta tereddüt etmedi. Ankara, "Komşumla sorunu çözmeden aynı apartmanda beraber oturmak istiyorum" diye tuttursa da, belli ki, milliyetçi söylemin hülasasını oluşturan Kıbrıs ile Ege'de çözüm üretilecek. Ankara, Türkiye'nin egemenliğini ve etkinliğini artırmak için dış dinamikleri kullanmak yerine, dışa açılmaya karşı önlem almaya yemin de etse, bunu başaramayacak.

Bu on yıl ve daha sonrası galiba, Türk halkının, Ankara'ya rağmen, dış dünyanın desteğiyle daha özgür ve mutlu yaşayacağı yeni bir perdenin açıldığı dönem olacak.

Son kriz bunu gösterdi. Türk halkının "kapamacıların" esiri olmayacağını yaşayarak gördük. Ankara'ya rağmen dünya bizi alıp götürmekte...

Emanuel bazı ülkelerin iç dinamiklerinin zayıf olduğunu söylerken herhalde haklıydı.

Ama artık yeryüzünde "iç dinamik-dış dinamik" ayrımı kalmıyor. Yeryüzünün kendi "dinamiği" var.

Ve her ülke, istese de istemese de artık o "dinamiğin" parçası.

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır