


Türkiye muhalefet sesini artık unuttu
Türkiye'de neler oluyor izliyorsunuz. Peki bütün bunlar olup biterken hiç eleştiri ya da da muhalefet görüyor musunuz? Hayır görmüyorsunuz, çünkü muhalefet öldürüldü.
Tabii kastettiğim muhalefet sistem içinde olanların muhalefeti, solun muhalefeti, liberallerin muhalefeti.
Türkiye kötü bir dönemden geçti ve paranoyak hale getirilen insanlar, alternatifler üzerinde konuşmak yerine tek sesli olmaya zorlandılar. Akla kara gibi "ya oradasın ya buradasın" ikilemi arasında kalan insanlar araştırma, soruşturma, soru sorma özelliklerini kaybettiler.
Örneğin merkez sağı kontrolleri altına almak isteyen güçler buradan gelecek her türlü muhalefete önce kulaklarını tıkadılar, sonra gelen sesleri kıstılar, sonra da imha etmeye kalktılar.
Türkiye'de şu anda sadece şeriatçı basından muhalefet sesleri yükseliyor. Şeriatçı basının biraz daha akıllı olanı, aslında liberallerin yapması gereken muhalefeti ortaya koyuyor. Sistemi sorguluyor.
Ancak burada da başka bir sorun çıkıyor ortaya. Şeriatçı basın merkezde, biraz solda, solda, liberal çizgiden her nasılsa bir parça yükselen sese hemen cevap veriyor. Bu da "şeriatçıların işine gelmek, onların ekmeğine yağ sürmek" olarak niteleniyor.
İşte muhalefeti asıl öldüren baskı bu. Son zamanlarda pekçok kişi gerçek düşüncesini çıkıp söyleyemiyor. Herkesin yüzünde bir sahtekarlık maskesi var.
Türkiye bir yandan Avrupa Birliği'ne doğru giderken, diğer taraftan "tek sesli Türkiye isteyenlerin" oyuncağı durumuna düşüyor.
Gerçeklerin ortaya çıkması için muhalefetin olması gerek. Muhalefet yıkıcılık değil, yapıcılıktır.
Türkiye'de bazı güçler, kendi kafalarına göre toplum düzeni yaratmak isterken çok büyük hasarlar da verdiler. Merkez sağ ve merkez solda muhalefetin sesinin kısılması, uzun dönemde Türkiye'yi çok ciddi sıkıntılara sokacaktır. Alternatifsiz bir Türkiye düşünmek bile istemiyorum.
Çadırda iftar sohbeti
Salı akşamı Beyoğlu Belediyesi'nin Taksim Meydanı'nda kurduğu Ramazan Çadırı'ndaydım. Taksim gezi parkının tam ortasına bir çadır kurmuşlar, burada iftar saatlerinde halka bedava yemek veriliyor.
Ramazan'dan çok önce Beyoğlu Belediyesi'nden arayarak Ramazan'da bir iftara katılıp vatandaşla sohbet etmem için davet ettiler. Ben de gittim.
Elbette din konusunda uzun konuşacak kadar yetkili değilim, buna rağmen çadırdaki topluluğa önce eski Ramazan'lardan örnekler verdim sonra da bugün siyasal çatışmalara yol açan bazı yanlışlardan örnekler gösterdim.
Örneğin İslam'da ruhban sınıfının olmamasına rağmen son zamanlarda bazı isimlerin peşine sanki bir peygambermiş gibi takılanlar olduğunu, İslam'ın en temel özelliklerinden biri olan eşitliğin, ayrıcalıksız olmanın böylelikle bozulduğunu, peşlerine takılınan kişilerin bunu siyaset için kullandıklarının ortaya çıktığını anlattım.
Sonra yine İslam'da içtihat döneminin kapandığını, böylelikle dinle ilgili tartışmaların sadece tek açıdan yapıldığını, bunun da başta dine zarar verdiğini, toplumsal hayatı etkilediğini söyledim.
Çadırdaki topluluğa Refah Partisi'nin ve Genel Başkanı Erbakan'ın yaptığı yanlışları, bunun Türkiye'de yarattığı fırtınaları da örnekler vererek aktardım.
Laik-antilaik çatışmasında halkın yer almadığını ancak her iki kesimden siyasetçilerin sorunu sadece kendi açılarından alabildiğine sömürdüklerini ve bilerek isteyerek Türkiye'yi kavga noktasına getirdiklerini belirttim. Gördüğüm kadarıyla hayli ilgili bir topluluk vardı. Pekçok soru sordular. Soruların büyük çoğunluğu demokrasiyle, insan haklarıyla, inançlara saygıyla ilgiliydi.
3 yılda 500 felaket olayını kaydeden amca
Çadır toplantısında konuşurken, hemen ön sıralarda oturan beyaz saçlı yaşlı bir amca da söz istedi. Soru soracak diye bekledim ama meğer o kendi fikrini anlatacakmış.
Olaylarla, gelişmelerle ve basınla o kadar ilgili ki şaşırmadım desem yalan olur. Bu amca evine bir video almış 3 yıl önce. Demiş ki "o kadar televizyon seyrediyoruz, haberleri izliyorum, tarihe geçecek önemli olayları kaydedeyim."
Amca ilk kaydını 3 Temmuz 1997'de Kırıkkale Silah Fabrikası'ndaki büyük yangında yapmış. Sonrasını kendine has şivesiyle şöyle anlattı:
"Bu yangından sonra sel oldu. Ben de bari bunu da kaydedeyim, bu tarihi bir olay dedim. Ama arkası kesilmedi. O günden bu yana 5-6 kaset bitti, neredeyse 500 felaket haberinin kaydını yaptım. Yahu Allah bile bu kadar uyarıyor, daha ne yapacak?"
Tabii çadırdaki herkes güldü, ama bu bana çok ilginç geldi. Hem teknolojiyle bu kadar içli dışlı olacak, hem olayları ilahi bir gücün uyarısı olarak algılayacak.
Türkiye çok renkli bir ülke.
Soğuk ve karlı bir gece...
Soğuk ve karlı bir gecede tipiden yolunu kaybeden bir işadamı ve sekreteri arabalarını terketmek zorunda kalırlar ve uzun bir yürüyüşten sonra bir kulübe bulurlar. Kulübede bir yatak, bir uyku tulumu ve bir sürü battaniye vardır. İşadamı bir centilmen olarak, yatağı sekreterine verir, "Ben yerde uyku tulumunda uyurum" der. Sekreter yatağına yatar, adam uyku tulumunun içine girerek fermuarı çeker. Adam tam uyumak üzereyken sekreterinin sesini duyar:
"Efendim, ben çok üşüyorum."
Adam fermuarı açar, uyku tulumundan çıkar, bir battaniye alıp kadının üzerine örter, tekrar uyku tulumuna girer, tam uyumak üzereyken yine sekreterinin sesini duyar:
"Efendim, ben hâlâ çok üşüyorum."
Aynı seromoni tekrarlanır. Sekreter üçüncü kez "Ben yine çoook üşüyorum." deyince adam yattığı yerden:
"Bir fikrim var" der, "Burası ıssız bir yer. Neler olduğunu kimse göremez, istersen evliymişiz gibi davranabiliriz."
Genç kadın kıkırdar; "Tamam"
Adam yattığı yerden avazı çıktığı kadar bağırır:"Öyleyse kalk ve kahrolası battaniyeni kendin al".
Günde 2 bin kişi yemek yiyor
Belediyelerin iftar saatlerinde halka yemek vermesi adeti uzun süredir var. Her belediye uygun bir yere çadır koyuyor, iftar saati gelenler üç kap yemek yiyor.
Sordum ve bunların finansmanını o belediye sınırları içindeki büyük kuruluşlardan sağlandığını öğrendim.
Beyoğlu Belediyesi'nin kurduğu çadırdan da günde en az 2 bin kişi yemek yiyormuş. Ben iftardan beş dakika önce girdim çadıra. Tıklım tıklımdı. Top patladıktan sonra, yemeğini yiyen dışarı çıkıyor, dışarda kalanlar giriyor. Oradan gidip yemek alanları mutlaka görmek gerek. İftar boyunca çadıra girip çıkanları, yemek yiyenleri izledim. Öteki Türkiye bütün haşmetiyle oradaydı. Siyasetçilere de tavsiye ederim, gitsinler oraları görsünler. Ama giderken yanlarına parti temsilcilerini ya da eğer iktidardaysalar resmi erkanı falan almasınlar. Sade vatandaş gibi sessizce, kimliklerini hiç belli etmesinler, kuyruğa girip, yemeklerini alsınlar. Sonra buldukları bir köşede oturup yesinler. Bu arada etrafındakilerle de sohbet etsinler.
Çok endişeleneceklerini, seçim sırasında bu halkın karşısına çıkıp ne söyleyeceklerini bilemeyeceklerini iddia edebilirim.
İftar saatinde çadır 4-/5 kez dolup boşalıyor. Daha sonra belediyenin çeşitli etkinlikleri yapılıyor.
"Çok iyi iş yapan polislerimiz var"
Polisin zaman zaman hukuku aşan uygulamalar yapmasına yönelik yazılardan sonra Kartal'dan bir vatandaş aradı. Dedi ki; "Yazdıklarınıza aynen katılıyorum, ama çok iyi hizmet veren polisler de var, bunu da yazmak gerek."
Elbette yazmak gerek, zaten aksini düşünmek bile mümkün değil.
Arayan okurumun evinden birkaç gün önce aileden kalma bazı kıymetli eşyalar çalınmış. Polise haber vermişler doğal olarak. Kartal Asayiş Şubesi'nden polisler gelmiş. İnceleme yapmışlar, sonra o gün eve gidip gelenleri sormuşlar. Bu isimleri saptayınca hepsinin ifadesini almışlar. İki saat içinde evde hırsızlık yapan kişi çaldığı mallarla birlikte ele geçirilmiş.
Okurum "Bu bana mucize gibi geldi. Demek polis işin ucundan iyi tutarsa altından kalkmayacağı hiçbir suç yok."
Doğrudur, zaten kim işini iyi yapıyorsa, işini seviyorsa başarılıdır. İşte ben de okurumun isteğini kırmayarak bu başarılı polis ekibini kutluyorum, herkesin böyle olması dileğimi tekrarlıyorum.