


Üçübiryerde
Pazartesi, Çarşamba ve Cuma günleri olmak üzere haftada üç defa bu sütunlarda ekonomik veriler ve gelişmeler üzerine yorumlar yapmaktayız. Ancak mali piyasalardaki dalgalanmalar nedeniyle normal yazı akışına ek olarak bu hafta bir de hafta sonu yazısı ihtiyacı doğdu. Geçen iki haftanın gelişmelerinden sonra da maalesef hafif ve neşeli bir Pazar yazısı ortaya çıkmadı. Gününüzü karartırsak peşinen özür diliyoruz
Buraya nasıl gelindi?
Yabancı yatırımcıların genelde Türkiye ekonomisi hakkında yaptıkları risk değerlendirmelerinin hangi nedenlerle olumsuza döndüğüne önceki yazılarımızda değinmiştik. Çok kısaca hatırlatalım: Geri planda cari işlemler açığının büyümesi, hükümetin reformlardaki isteksiz tavrı ve bunun Türk Telekom satışının gerçekleşmemesinde somutlaşması gibi etkenler var. Türk Telekom işinin olmamasına ek olarak GSM lisans satışından gelecek paranın asıl kısmı da gelecek yıla kaldı. Böylece yılın son aylarında olması beklenen döviz girişleri gerçekleşmedi.Bu arada Arjantin ekonomisindeki gelişmeler ve yıl sonunun yaklaşması gibi nedenlerle yabancı portföy yatırımları zaten küçülme eğilimindeydi.
Döviz girişi olmaması ve buna bağlı olarak gecelik faizlerin yüksek seyretmesi, bazı bankaların zorlanmasına neden oluyordu. Bu bankalar, cüsselerinin kaldıramayacağı ölçüde büyük bir Hazine kağıdı portföyünü büyük ölçüde kısa vadeli fonlamayla taşımaktaydı ve portföylerin getirisi Eylül'den beri fonlama maliyetinin altında kalıyordu. Yani faiz riski bizzatihi gerçekleşmekteydi. Zararına taşınan portföy ise fonlama ihtiyacının her gün daha fazla büyümesi demek. Dolayısıyla, bir yandan bankanın zararı büyürken diğer yandan da günün birinde yeterli fon bulamama riski artmaktaydı.
Yerli ve yabancı kreditörlerin bu kadar fazla risk taşıyan bir bankaya bir gün borç vermekten vazgeçmesi er ya da geç olacaktı. İşte kara Salı veya kara Çarşamba olarak adlandırılan 21 ve 22 Kasım günlerinde olan buydu. Yani faiz riskinden sonra fonlayamama riski de bizzatihi gerçekleşti.
Eğer bu konuda geçmişe yönelik bir soru sorulacaksa bu, sözkonusu banka ya da bankaların böylesine büyük bir riski aylardır taşımalarına nasıl müsade edildiği konusunda olmalı. Yerli ve yabancı kreditörlerin borç vermekten imtina etmeleri "komploculuk" mudur yoksa "basiretli bankacılık" mıdır sorusu ise ikinci planda kalıyor.
Önce likidite sonra döviz
Mali krizler genellikle üç şekilde tezahür ediyor: Likidite darlığı ve borçlanamama şeklinde; döviz cephesinde; ya da bankacılık sisteminde. Yukarıda özetlediğimiz üzere, bizdeki olayların ilk görüntüsü likidite sıkışıklığı şeklinde idi. Daha sonra, müdahalede geç kalınması ve müdahalenin eksikliği nedeniyle, genel bir güven bunalımına dönüştü ve döviz cephesine kaydı.
Perşembe günü Merkez Bankası'nın piyasaya vereceği likiditeyi tekrar döviz girişi kuralına bağlamasıyla birlikte likidite sorunu Cuma günü yine vahim bir hal aldı. (Bu kararın çok riskli olduğunu Cuma günkü yazıda vurgulamıştık.) Özetle, son iki haftada likidite ve döviz sorununu birlikte yaşadık.
Şimdi de bankacılık
İki haftayı yoğun bir kriz ortamında yaşayan bir ülkede bankacılık sisteminin bundan etkilenmemesi çok zor. Döviz rezervi erir biter paniği ile alınmış olan "yalnızca döviz karşılığı likidite verme" kuralı, faizlerin uzunca bir süre yüksek kalacağını gösteriyor. (Tabii bir mucize olup ülkeye kısa sürede yüklü miktarda döviz girişi olmazsa.) Bu ise kısa vadeli fonlamaya bağımlılığı süren bankaların durumunun daha da kötüleşmesi demek. Umarız Türkiye mali krizlerin "üçübiryerde" türünü yaşamaz. Faizlerin uzun bir süre astronomik kalmasının reel sektörde nasıl sonuçlara yol açacağı ise ayrı bir bahis konusu.