


Alvin Toffler'le Pazar şakaları
Bizde nedense, kamu oyu önüne çıkmış insanları sadece meslekleriyle ve "ünlü" kimlikleriyle düşünme eğilimi ağır basar. Oysa sadece bir "statü" dür bunlar. Statünün arkasında ise kanlı canlı, üzülen, ağlayan, gülen, acı çeken, eğlenen insanlar vardır.
Alvin Toffler de son Türkiye gezisinde böyle karmaşık bir ruh hali içindeydi.
Bir yandan içi kan ağlıyordu; çünkü altı ay önce biricik kızını kaybetmişti. Öte yandan yaşamı sürdürmesi ve hayata karışması gerekiyordu.
Uzun uzun dertleştikten, hastalıktan sağlıktan sözettikten sonra anlattığı fıkraların bu ihtiyaçtan kaynaklandığını hissettim. İşte Toffler'in güçlü kahkahalar eşliğinde anlattığı fıkraları.
***
Bir televizyon programına, o gün 50'inci evlilik yıldönümlerini kutlayan bir çift davet edilmiş. Programcı yaşlı çifte sormuş:
"Peki bunca yıl içinde hiç ayrılmayı düşündünüz mü?"
Yaşlı adam "Ayrılmak mı?" demiş "Hayır! Hiç düşünmedim."
Sonra eklemiş: "Ama cinayet! Evet! Doğrusu çok sık aklıma geldi."
***
Yerliler bir İngiliz'i, bir Fransız'ı bir de New York'luyu yakalamışlar. Onları öldüreceklerini, sonra derilerinden kano yapacaklarını söylemişler ama demişler ki "Ölmek için istediğiniz silahı seçebilirsiniz."
Bunun üzerine İngiliz bir tabanca almış ve "Tanrı kraliçeyi korusun!" diye bağırarak kendi beynini uçurmuş.
Sonra Fransız bir kılıç istemiş ve "Çok yaşa Fransa!" diyerek karnına saplamış.
Sıra New York'luya geldiğinde adam "Bir çatal rica ediyorum." demiş.
"Çatal mı?"
"Evet, bir çatal!"
Yerliler New Yorklu'nun isteğine uyup ona bir çatal vermişler, sonra hayretle seyretmeye başlamışlar. New Yorklu gömleğini çıkarmış ve çatalı batırıp çıkararak göğsünü delik deşik etmeye başlamış.
Bir yandan da söyleniyormuş: "Sizin kanonuzu becereyim. Kanonuzun içine edeyim."
Tabii Alvin Toffler bunu New York üslubuna yaraşan bir küfürle anlatıyor ama ben burada yazamıyorum. (İsteyenler f word'le okuyabilirler.)
***
Gecenin ilerleyen saatlerinde Alvin Toffler birdenbire "Dünyada tanıdığım pek çok sanatçı senin gibi, pazar ekonomisine kuşkuyla bakar." dedi. "Sebebi nedir biliyor musun: Orta çağlarda müzisyenler, şairler, ressamlar sarayın ya da senyörün koruması altına girerler ve eserleri karşılığında ondan kese kese altın alırlardı. Bir korunma durumuydu bu. Gözden düşen sanatçı ise saraydan pazar yerine atılırdı. Pazarda hüner gösterip para kazanmak çok daha zordu tabii. Bu yüzden sanatçıların bilinçaltında yer etmiş geleneğinde pazar rekabetine karşı korumacılık vardır."
Bilmiyorum Alvin Toffler'in yorumu ne kadar doğru ama gerçekten de benim de içinde olduğum pek çok sanatçı pazar ekonomisine kuşkuyla yaklaşır ama devletin bu kadar savurgan ve "birey zengin edici" tutumu karşısında da ister istemez adil bir rekabeti savunmaya başlar.
Galiba işin doğrusu sosyal devlet ilkesini ihmal etmeyen, yasal düzeni sağlam, etik kuralların geçerli olduğu bir serbest rekabet ortamı.
Şimdi bana "Yazıya fıkraya başladın ama son paragraf şaka değil ki!" diyeceksiniz.
Ben de "Yukarda çizdiğim toplum modeli, bu ortamda size şaka gibi görünmüyor mu?" diye soracağım.