


Diyet yapan hayvan
Dünyanın başının fazla kilolarla dertte olduğunu çoktandır biliyorduk gerçi ama, durumun bu kadar vahim olduğunu öğrenmemiz için geçenlerde ABD Long Beach'te yapılan Obesite Kongresi'nin sonuçlarıyla karşılaşmamız gerekiyormuş.
İstatistikler gerçekten insanlık için büyük bir tehlikeyi işaret ediyor. Global ısınmadan ya da Amazon ormanlarının yok olmasından daha büyük bir tehlike var karşımızda. Dünya nüfusunun yüzde 75'i ciddi bir şişmanlıksorunuyla karşı karşıya. Avrupa'da 35-65 yaş grubunun yarıdan fazlası obesite sınırları içine giriyor. ABD nüfusunun yarıdan fazlası şişman ya da obez... Şişmanlık, yoksul-zengin, yaşlı-genç ayrımı yapmadan bütün insanlığı tehdit ediyor.
İşin en garip yanlarından biri de, bir yandan topluca yağ bağlarken bir yandan da şişmanlığı en büyük günah sayan bir kültürü sürdürüşümüz...
Bu öyle hakim bir kültür ki, dünya nüfusunun dörtte üçünü "anormal" ilan etme pahasına, kendi "norm"unu koruyor. Ortalıkta neredeyse 36-38 beden giyen kadın kalmamışken modacılar kreasyonlarını halâ 34 beden mankenler üzerinde teşhir ediyor.
Ayşe Düzkan bir yazısında şöyle diyordu: "Güzellik eskiden beri makbuldü. Ama çirkinliğin bu kadar büyük günah sayılması yeni zamanların işi... Çirkinlik günahını işleyenler arasında en affedilmezi muhakkak ki şişmanlardır. Artık genç olmamanız sizi cinsel cazibe alanının dışına atabilir ama yaşınızdan ötürü belli bir hürmet görürsünüz. Bir ayağınız aksıyorsa bu da güzel sayılmanızın önünde önemli bir engeldir tabii. Ama talihsizliğe uğramış biri olarak merhamet görmeniz muhtemeldir. Kötü bir cilt, kepçe kulaklar, tahta gibi göğüsler; hepsi Allah vergisi olarak hoş görülebilirler. Ama şişmanlık asla! Yemiş yemiş şişmişsinizdir; yani zevk alarak, tadını çıkara çıkara, o kör nefsinize hakim olamadığınız için böyle çirkinleşmişsiniz. Sizi neden affedelim?"
Gerçekten de affetmiyor. Ve 90-60-90'lık fiktif kadının moda dergilerindeki hükümranlığı sürdükçe, "affedilmeyen çoğunluk" yani gerçek kadın suçluluk duygusuyla daha çok atıştırıyor.
***
Aslında, bir zamanlar sırım gibi bir vücuda sahip olan Homo Sapiens'in yağ bağlamasında şaşacak birşey yok. Sebep gün gibi ortada: Çünkü biz, atalarımız gibi yiyecek peşinden koşturmak, bir lokma ekmek için dağ tepe gezmek, vahşi hayvanlarla dövüşmek ve binlerce kalori harcamak zorunda değiliz. Ama işin kötüsü, genlerimiz böyle bir yaşama göre kodlanmış. Murat Çelikkan'ın Hürriyet'te yazdığı gibi "hem yiyeceğim çok az olduğu ortamlarda yaşayan ve bize göre çok fazla hareket eden atalarımızın genlerini taşıyor, hem de rahvan, obur ve tembel bir hayat yaşıyoruz."
Bu yüzden de kolay kolay altedilemeyecek bir çelişki çıkıyor ortaya. Genetik yapısıyla, yaşam koşulları arasındaki çelişme sürekli şişmanlatıyor insanoğlunu. Şişmanlayınca da, göğüs kafesindeki yumruk kadar kalp, o yüz kiloluk vücudu taşıyamaz oluyor. Açıkça, bu pompa bu vücuda küçük geliyor. O ince damarlar bunca yağı kaldırmıyor... Yüz küsur kiloluk vücudu taşıyabilmek için gereken manda gibi yüreğe, urgan gibi damarlara kavuşabilmesi -yani yeni bir dengenin kurulabilmesi- için kimbilir kaç binyıllık bir evrimi beklemesi gerekiyor. Sonuçta, zavallı insanoğlunun bu çelişkiyi palyatif bir biçimde çözmek için bulduğu yol spor ve diyet; yani yapay kıtlık ve yapay hareketle atalarının yaşam koşullarını yeniden yaratmak...
Öyle bir canlı ki, "normal kalmak" için normal davranmamak zorunda. Bolluk içinde kıtlık çekecek. Rahat batmış gibi, amaçsız bir biçimde oradan oraya koşturup kendi kendini yoracak...
Bütün bu anlattıklarımızdan sonra, insanı "düşünen hayvan" olarak tanımladığımız gibi "diyet yapan hayvan" olarak da tanımlayabiliriz rahatlıkla... Gerçi, evlerimize alıp kendimize benzettiğimiz ev hayvanları da obezite sorunuyla karşı karşıya ama, burada kastettiğimiz onlar değil, gerçek hayvanlar!