


Ramazan medeniyeti...
Ramazan bir ibadet ve mağfiret olduğu için, gelişi heyecan, özlem ve biraz da hüzünle beklenirdi. Geliri sınırlı ailelerde Ramazan sofralarının nasıl kurulacağının endişesini çocukluğumdan hatırlıyorum. Annelerimizin, "bu gece sahura kalkacağız" ikazında; "öyle umduğunuzu bulamayabilirsiniz; iftarların, sahurların her zamanki sofradan farkı olmayacak" hatırlatması sezilirdi.
Bu yıl Ramazan'ın geçen yıldan, önceki yıldan, daha önceki yıldan farklı geleceğini sanmıyorum. Altmış yıllık hüzünlü tevekkül belki daha ağır koşullarda yaşanacak.
Oruç, Hicret'in 18. ayında farz kılındı; demek ki 1420. kez Ramazan'ı idrak ediyoruz ve 1420. kez bayram kutlayacağız.
***
Eskiden Ramazan gelirken,bir "Ramazan Tenbihnamesi" yayınlanırdı. Bu uyarı belgesi, Ramazan boyunca nelerin yapılıp, nelerin yapılmayacağını belirlerdi. Genellikle Serasker (bugünkü Genel Kurmay Başkanı) tarafından İstanbul Kadısına (diyelim ki İstanbul Müftüsüne) hitaben yazılırdı. Tenbihnameye uyanların ödüllendirildiği görülmemişti; ama, uymayanların cezalandırılmaları ağır olurdu.
Biz Ramazan'ı, toplumsal yaşamın değerleri ile, diğer İslam ülkelerinden çok farklı biçimde yaşardık. Süheyl Ünver'in mükemmel tanımlaması ile, Türk sosyal yaşamında bir "Ramazan medeniyeti" fark edilirdi.
Türk edebiyatının usta kalemleri Ramazan'ı özenle değerlendirmişler ve günümüzün hoyrat sıradanlığına, bu kutsal ayın niteliklerini bir tarih ve kültür zenginliği olarak aktarmışlardı.
Refik Halid'den Ramazan hazırlığını, Hüseyin Rahmi'den ilk oruç tutan çocuğun macerasını, Sermet Muhtar'dan Ramazan camilerini, Süheyl Ünver'den manyacılığı, Yahya Kemal'den kandillerin yanışını, Refii Cevat'tan iftar davetlerini, Ahmet Rasim'den Ramazan oburluğunu, Canap Şahabettin'den Ramazan sohbetlerini, Musahipzade Celal'den Şeker Bayramı'nı okurduk.
Bu edebiyatın her satırında, her mısraında, sanki Resõl sesinden akisler geziniyormuş gibi huşõ dolu bir huzur lezzeti vardı.
***
Geçen Ramazan, edebiyatımızın usta kalemlerinin aktardığı eski Ramazan izlenimlerini okuma fırsatı bulmuştuk. Özlem Olgun'un hazırladığı ve "Kitabevi" tarafından yayınlanan "Ramazan Kitabı", "Diş Kirası Kitapları"nın dördüncüsü olarak yayınlanmıştı. Gerçek bir Ramazan medeniyeti idrak edebilmek için bu kitabı herkese tavsiye ederim.
***
Ne gariptir ki, bir kaç seçkin örnek dışında, günümüz yazarlarının ve edebiyatçılarının Ramazan anılarında geçmişin değerlerini yansıtacak gözlem ve anlatım derinliği görülmüyor. Oysa bu derinlik, sahibinin hisleri ve yaşamdaki izleriyle günümüzden geleceğe bir idrak mirası gibi aktarılabilirdi.
İki küçük örnek, Türk yaşamında en az ikiyüz yıllık geleneğin bütün incelikleri ve zenginlikleriyle sürdürülebileceğini göstermekte...
Ahmet Turan Alkan, "Dünyada hiç kimse orucunu tek başına açmak zorunda kalan birisi kadar yalnız değildir" diyor. Bu, hançer gibi bir cümledir ve geçmişimin, yalnızlığımın şahdamarına saplanır. "İçinizdeki çocuğa iftarlık almayı unutmayın" hatırlatması, tam altmış yıllık bir ifade sıkıntımı gidermişti.
Beşir Ayvazoğlu, dostu Ahmet Turan Alkan'ın yaprak sarması davetinden yola çıkarak çocukluğunun ve gençliğinin Ramazanları'nı anlatırken, sadece "bir hatırayı tâciz" etmekle yetinmiyor, teneke tabancasında mantar patlatan çocukluğunun teravih huzur ve idrakini damıtıyordu.
Dikkat ettim; edebiyatçıların dünyasında Ramazan, eski veya yeni olmak ayrımına ihtiyaç duymayan şaşırtıcıbenzerlikler gösteriyor. Ramazan, bir bilinçlenme halidir ve insanla Yaradan arasındaki tevhid arayışının belki de en huzurlu yoludur.
Yahya Kemal, Atik-Valde'den İnen Sokak'ta buna "Ramazan mâneviyatı" diyor.
Benim kuşağım, Ramazan talihi yaşamış nesildir. Hem Süheyl Ünver'in "Ramazan medeniyetini"; hem Yahya Kemal'in "Ramazan mâneviyatını" birlikte yaşadık.
***
Ramazan geldi; hoş geldi...
Baklava tepsisi boş geldi...