


Kazananlar, kaybedenler
Bankacılık kesiminde yaşanan çalkantı duruldu. En azından bir likidite krizi riski azaldı. Merkez Bankası ve Hazine faizdeki dalgalanmayı denetim altına aldılar. Mali piyasaların kilitlenmesini engellediler.
O arada BDDK başkanı Temizel de devreye girdi. Cuma günü Bankalar Birliğinde sektördeki yöneticilerle toplandı. Yeni sistemin nasıl işleyeceğini anlattı. Sorulara cevap verdi. Bundan sonraki uygulamalara açıklık kazandırmaya çalıştı.
Bunlar olumlu gelişmeler. Ama sormadan edemiyoruz. Bütün bunların yapılması için ille Çarşamba gününün yaşanması mı gerekiyordu? Çarşambanın gelişi Salıdan belli değil miydi? Neden bu kadar uzun süre beklendi?
Cuma günü Cumhurbaşkanı Sezer'in üç kamu bankasının özelleştirmesine olanak sağlayan kanunu imzaladığı da açıklandı. Böylece Dünya Bankası ve Japonya'dan gelecek yapısal dönüşüm kredisinin önü açıldı.
Gene soralım. Bu kanun en az bir ay önceden yasalaşabilirdi. Yapılmadı. Neden bu kadar gecikildi? Son dakikaya kalmasının sorumlusu kimdir? Hükümetin elini tutan mı vardı? Ne oldu?
Bankacılık sektöründe oluşan likidite krizi aslında bir başka yerdeki sorunun yansımasından ibarettir. Esas sorun hükümetin son aylarda ekonomiyi ihmal etmesidir. Krizini kökeninde kötü yönetim vardır. Gerisi hikayedir.
FATURA EKONOMİYE
Krizin ilk bilançosunu çıkartabiliriz. Evet, olaylar duruldu. Fakat önemli hasara yol açtılar. "Oldu bitti, geride hiç tortu kalmadı" diyemeyiz. Tam tersine, "artık hiç bir şey eskisi gibi olamaz" demek zorundayız.
Kaybedenlerin başında elbette Türkiye ekonomisi geliyor. Enflasyonla mücadele programına duyulan güven ciddi şekilde sarsılmıştır. On gün önce yayınlanan (16 Kasım 2000) "Kritik Dönemeç" başlıklı yazımdan bir alıntı yapmak istiyorum.
"Yılbaşından sonra çok olumlu bir konjonktür yakalanmıştı. Türkiye'nin yeni bir reform ve değişim çağına girdiği düşünülüyordu. Enflasyonla mücadele programına destek verirken, biz de aynı görüşten hareket etmiştik.
Ama arkası gelmedi. Değişimi talep eden kesimler statükoyu korumak isteyen tutucu güçleri aşamadılar. Hem siyasette, hem ekonomide eski usul atalet gene hakim oldu."
Lafı hiç dolaştırmadan sonucu söyleyelim. Likidite krizi programın büyüsünü bozdu. Gerek içeride, gerek dışarıda, Türkiye'nin riskini arttırdı. Hep böyle olur. On ayda zar zor tesis edilen güvenilirlik iki günde yıkılır. Yapmak zor, yıkmak çok kolaydır.
Somutta ne olur? Hükümet iç ve dış piyasaları programa güven duymaları konusunda tekrar ikna edinceye kadar, dış kaynak girişi azalır. Faizler mutlaka yüksek seyreder. Tüketim ve yatırım harcamaları kısılır. Canlılık yerine durgunluğa bırakır.
Hükümetin yaptığı hataların bedelini Türkiye ekonomisi önümüzdeki dönemde ödeyecektir.
İYİMSERLER KAYBETTİ
Olayın bir de mikro boyutu var. Faizlerdeki ani tırmanış kamu kağıtlarının değerini düşürdü. Dolayısı ile elinde devlet bono ve tahvili olan herkes zarar etti. Nakitte kalanlar ise yüksek repo sayesinde çok kazandı.
Programa güvenenler faizlerin düşeceği varsayımına göre davrandılar. Bono tahvil aldılar. Kaybettiler. Programa güvenmeyenler faizlerin yükseleceğini düşünerek nakitte kaldılar. Kazandılar.
Programa güvenenler kamu kağıdı alarak aslında programı destekliyorlardı. Cezalandırıldılar. Güvenmeyenler ise kamu kağıdı almayarak destek de olmuyorlardı. Mükafatlandırıldılar. Sizce bu işte bir yanlışlık yok mu?
Doğrusu ben de kendimi kaybedenler arasında sayıyorum. Elimde bono yada tahvil olduğu için değil; çünkü yok. Enflasyonla mücadele programına destek verdiğim için. O nedenle adım iyimsere çıktı.
Şimdi yanlış yaptığımı anlıyorum. Kötümser yazılar yazmalı, bu işin yürümeyeceğini, programın tutmayacağını söylemeliymişim. Ama dersimi aldım.
Artık iyimserlik yok. Programa destek yok. Türkiye'ye güven yok.
Eminin ellerinde büyük miktarda kamu kağıdı ile yakalananlar da derslerini almıştır. Bakalım onlar ne yapacak...