Ergun'un zaman tünelinde fantastik bir yolculuk
Çırılçıplak kadın gözlerimin içine bakıyor. Berlin'de bir kabaredeyiz. O kadına iki SS sokuluyor. Hitler'in gençleri, kadının balıketi gövdesine sarılıyor.
Zarah Leander bir şarkı söylüyor o sırada "Merci, mon ami, es war wunderschön / Mersi canım, harikaydı..." Zarah'ın erkeksi Alman sesi erotik. 1930'ların unutulmaz şarkıcısına SS'ler saygılı... Siyah üniformalı, platin saçlı, gök gözlü SS'lerle kana bulayacak Hitler dünyayı...
Balıketi kadının vücudu kıvrılıp duruyor, gözlerime bakıyor. Keşke farketmeseydim onu... Üç boyutlu bir hüzün derinleşti içimde... O güzel vücut kimbilir hangi mezarda...
Sonra Adnan Şenses'i görüyorum. Simsiyah saçları alnına dökülmüş, kaşları kömür... Adnan'ın ne işi var Berlin'de?.. Hem de "Hitler'in dediği olan dönem"de...
Burada her şey başına gelebilir insanın dostlar. Adnan Şenses, Hitler, Zarah Leander ve SS'ler ile Zeki Müren bakışır.
Çünküüüü burası; fantezilerin ve gerçek düşlerin mekanıdır; Ergun'un fantastik zaman tünelidir. Kim bu Ergun? Hepimizin iyi tanıdığı, geçmişi geleceğe bağlayan araştırmacı Ergun Hiçyılmaz.
Ergun'un onlarca kafa gıdası kitabı var. 40 yıllık gazeteci arkadaşım. Meslek hayatımızın hemen tamamı birlikte çalışarak geçti. PERA ORIENT KİTAPEVİ'nin sahibi Ergun. Onun, gitmeden yapamadığım bir dükkanı var, içeri gireni zaman tünelinde uçurur. Afişler, kitaplar, tablolar, plaklar ve yüzlerce vesaireler ile... Çeşit, çeşit hayal ilhamları... Bir dekoratör cenneti: Antikalar, koleksiyon parçaları vs, vs... Bir köşede Yahya Kemal'in "Fakir Üsküdar'ı"ndan sokak tabelası, toz toz savrulmuş ahşap bir evin kapı numarası... Kırmızı zemin üstüne beyaz yazı ile ve emayenin parlaklığında... İlkokuldan dönmüşüm de, kocaman tahta kapıyı yumrukluyorum...
Balıketi kadınlı, Hitler'li düşleri onun kitap-evinde gördüm. Orada her şey vardır.
1930'lardan balıketi güzelin kartpostalı çekti beni zaman tüneline... Taaa Hitler'in ilk yıllarından, Berlin'den... Ve Zarah Leander plağı 1930'dan, SS madalyası 1940'tan...
Sonra, Adnan Şenses'in sinema döneminden lobi fotoğrafı. Bugünün ak saçlı Adnan'ı fotoğraftaki yıllarında karayağız. Elinde tabanca ile meydan okuyor Çeşmemeydanlı'lara... "Heeeyt bre!.." Adnan da çok bitirimdi ha... Bilirim kanı deli yıllarını.
Film fotoğrafları yığın yığın.
Sonra bir plak. Necla Ateş Turkish Delight yazıyor kapağında LP'nin...
Hey gidi Necla Ateş. Türkiye'den Holly- wood'a giderek gerçek anlamda "şöhret" olan tek kişi. Şarkıcı ve dansöz...
Necla Ateş'i, 50'li yıllarda ünlü Kısmet filminde gördüğümde gözlerime inanamamıştım. Jenerikte ismi yazıyordu, filmde uzun rolü vardı ve harika bir dans gösterisi yapıyordu.
"Necla Ateş olabilmek için" birçok dansöz Amerika'nın yolunu tuttu, olamadılar.
Necla Ateş'in orijinal longplay plağını Ergun'un dükkanında buluyorum. Plağın arka kapağına bakınca bir tuhaf oluyorum.
Kimler çalmış plakta kimler...
78 telli Türk gitarı "kanun"un ölümsüz ustası Ahmet Yatman...
Geleneksel davulla bir balet gibi danseden Karayılan..
Türk klasik musikisini, Mozart'ın sonatları lezzetinde çalan piyanist Feyzi Aslangil..
Başımı kaldırıyorum, Zeki Müren tepeden bakıyor. Kocaman bir afiş. "ZEKİ MÜREN TAKSİM'de" yazıyor afişte.
İçim sızlıyor yine... Kanuni Ahmet Yatman ve piyanist Feyzi Aslangil, uzun yıllar Zeki Müren'e eşlik etmişlerdi. Hep MAKSİM gazinosunda... Ancak afişte "TAKSİM'de" yazıyordu. "TAKSİM de nereden çıktı?" diye düşündüm. Evet, evet hatırladım; Zeki Müren, Taksim Belediye Gazinosu'nda sahneye çıkan ilk alaturka solistti.
1964 yılına kadar Taksim Belediye'de daima Batı müziği çalınmıştı. O yıl gazinoyu belediyeden kiralayan Fahrettin Aslan, yazlık bahçenin sahnesine Zeki Müren-Behiye Aksoy çiftini çıkarmıştı.
Ne yazık ki, Feyzi Aslangil ve Ahmet Yatman o günü görememişlerdi. İkisi de vefat etmişti. Bir başka büyük virtüöz olan klarnetist Şükrü Tunar da hayatta değildi. O da, yine Fahrettin Aslan'ın Tepebaşı Cumhuriyet Gazinosu'nda sahnede hayata veda etmişti.
"ZEKİ MÜREN TAKSİM'de" afişi işte bunları yaşattı. Taksim Belediye Gazinosu'nun hikayesi de ilginçtir. 1940'ta İstanbul Belediyesi "Batı kalitesinde eğlence lokali"ni hemşehrilere sunmak için kolları sıvamıştı.
İstanbul'un İstanbul'a yakışır, gelmiş geçmiş üç belediye başkanından (Cemil Topuzlu, Lütfi Kırdar, Haşim İşcan) birisi olan rahmetli Lütfi Kırdar gazinoyu yaptırdı. Romanya'dan Fontana Jorgulescu adındaki yöneticiyi getirdi.
İsmet Paşa'nın cumhurbaşkanlığı döneminde cumhuriyet balolarının yapıldığı gazinonun işletmesi 1960'lı yıllarda zorlaştı. O sıralar gazinoyu Zeki Çalıkoğlu ve Galatarasaylı unutulmaz futbolcu Leblebi Mehmet işletiyordu. Onlar da yoruldu ve gazinoyu Fahrettin Aslan'a teslim ettiler.
Gazinonun yerine 1968'de Sheraton Oteli'ni yaptılar. Ardındaki İnönü veya Taksim gezisini de sonradan gelen "sağlak" belediyeler piç etti.
Çelik Gülersoy gibi o mevkiye en yakışan adamı İstanbul'a belediye başkanı yapamadık. Çünkü; İstanbulluların sayısı İstanbul'u yönetecek kişiyi seçmeye yetmiyor. Ne acı...
Aslında; olayları anlatmak yerine, olanları düşünmek gerekir ya...
***
Ergun bana 40 cilt ÇOCUK HAFTASI dergisi bulmuş. Havalara uçuyorum. Kaç yıldır arıyordum. Okuma bilmediğim çağlarımdan, ortaokul sonuna kadar hayatımı birlikte geçirdiğim sevgilim ÇOCUK HAFTASI...
***
Afiş yığını içinden üç tanesini çekip alıyorum. Üç kovboy filmi afişi... Ellerim titriyor. Alkazar Sineması'na uçuyorum. Çocukluğum; şarkıcı, süslü kovboyların filmleri; Roy Rogers, Gene Autry ve Tex Ritter.
Üçünün de sesi güzeldi. Favorim Tex Ritter'di... At çobanı sanılan Tex Ritter, Harvard mezunu sosyoloji doktoruydu ve tam 60 tane "At Operası"nda oynamıştı. Amerika'da şarkıcı kovboy filmlerine "At Operası" denir.
***
Necla Ateş'in longplayini sağlama alıp çantama atıyorum.
Bu ne? Duvarda asılı beyaz bayrağın anlamını soruyorum. İttihat Terakki'nin bayrağıymış. Enver ve Talat Paşa'ların yani...Vayyyy...
Hatlar ve İstanbul gravürlerinin durduğu rafın altındaki gazete gözüme ilişiyor. Gariban, iki büklüm yatıyor öyle... Alıyorum. Ooooo, bu HADİSE GAZETESİ!..
Bulvar gazeteciliğinin Türkiye'deki ilk örneklerinden... HADİSE ve benzeri ünlü HARMAN gazeteleri; üç çorba kaşığı cinayet, bir çorba kaşığı cıbıl kız, iki çorba kaşığı erotik yazı dizisi ve artizlerden, konsomatrislerden sanat(?) haberleri.
HADİSE GAZETESİ'nin 23 Ekim 1959 Cuma günkü sayısı elimde... Arka kapağında, Necla Ateş'e özenerek Amerika'ya giden dansöz Saliha Tekneci'nin kocaman fotoğrafı var. Haber: Saliha hanım Amerika'da Curtis adlı gençle nişanlanmış.
Haydi bakalım; şimdi de bar pavyon yıllarına uçursun zaman tüneli... Dansözler bir zamanlar, özellikle 50-60'lı yıllarda pavyonların gözbebeğiydi. Babuş, Semiramis, İnci, Sevim Polat, Nana, Nimet Alp, Aysel Tanju ve diğerleri, Beyoğlu gecelerini ateşlerdi. Aysel Tanju güzelliği ve danslarıyla Karavan'ı, İnci de, ki onun gibi güzel dansöz gelmedi, Büyük Londra'yı hayranlarıyla doldururdu.
***
Bir başka film afişi, Beyoğlu pavyonlarından alıyor beni ve Kazablanka'daki Rick'in Barı'na götürüyor. "Casablanca"nın afişindeki isimlere bakın; Humphrey Bogart ve Ingrid Bergman.
Bogart'ın hışırtılı sesini duyuyorum, hani bugün Sean Connery o sesi taklit ederek milyonlarca dolar kazanıyor ya...
Bogart: "-Play it again Sam!.." diyor ve piyanist Dooley Wilson, en sevdiğim şarkıyı söylüyor; "As Time Goes By"... Rick'in Barı kalabalık, Almanca, Fransızca konuşmalar 1942'den... Bu şarkıyı Dooley Wilson gibi kimse okuyamadı.
Casablanca filmi, İkinci Dünya Savaşı'ndan romantik, heyecanlı bir klasik... Ergu- n'un zaman tüneli dükkanında, İkinci Dünya Savaşı dergilerine bakıyorum. SİGNAL ve onun Türkçesi CEPHE dergileri. 55 milyonun öldüğü savaş. Gerçek sebebi ne acaba? Bir daha yaşanmaması için "Tarihsel olayların yerine, tarihsel nedenleri koymak" şart.
***
1950 ve öncesi yıllardan gazeteler... Toz toprak içinde, ama ne kadar değerliler. Ağabeylerimiz; o gazeteleri yaratmak için beynini, terini, kanını dökmüş, bir çay-simit karşılığında... Siyasilerin girmediği savaşlarda, demokrasi uğruna ön cephelerde dövüşmüşler. Saçları kazıtılmış, hapislere atılmışlar.
Gazetelerin üstündeki fiyatlara bakıyorum; 5 kuruş, 10 kuruş, 15 kuruş... Gazetelerin üstünde yazılı olan fiyat, onların değerini göstermez. Gazeteleri yaratmak için harcanan emeğin değeri, gazetelerin gerçek değeridir.
***
1930 yılından kalan Fransız kartpostalındaki kadın gülümsüyor... Yanında bir başka çıplak; PERİ dergisinin kapağında... Adı sanı belli değil. Bikini mayosundan göbeği sarkmış, taşradan barlara düşmenin şaşkınlığı yüzüne yapışmış çıkmıyor. Bacakları traktör lastiği iriliğinde.. Kimbilir hangi hacıağaların koyun paralarını yedi bitirdi...
1930'un fotomodeli ne tatlı.. Kartpostalda yaşamakta kadın... Eski fotoğraflar düşündürüyor. Bir gün gelmiş ve güzel kadının sadece sureti kalmış kağıt üstünde... O kadın ölümü aklına getirmiş miydi? Ölümden korkmuş muydu?
"Ölüm varken biz yokuz, biz varken ölüm yoktur, onunla hiç bir zaman karşılaşmayacağız ki ondan niçin korkalım." Büyük Epikuros böyle demiş.
TEVFİK YENER
|