kapat

18.11.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Magazin
Sabah Künye
Ata Yatirim
Sofra
Cumartesi Eki
Pazar Eki
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

YeniBinyil
Turkport
1 N U M A R A
Sabah Kitap
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
Telsim
ALİ KIRCA(alikirca@sabah.com.tr )


Penceresiz kalmak

Ahmet Kaya'nın iri gövdesiyle tezat oluştururcasına dudaklarından dökülen hüzünlü nameleri önce varoşları esir aldı.

Hayatın acımasız yükü altında ezilen çaresiz milyonların ve hayata tutunamayanların ortak senfonisi gibiydi ilk şarkıları..

"Penceresiz kaldım anne/uçurtmam tellere takıldı/hani benim gençliğim nerde..."

Dinleyenin boğazına yumruk gibi oturan o kederli ses, sonra varoşların sınırlarını aştı. Nerede çocukluğunu arayan, gençliğini yaşayamayan varsa; nerede aşk acılarının ve yalnızlıkların kuşatmasında savrulan varsa, o sesle buluştu...

Dinleyenler arasında ağlayanlar çoktu.. İlk başlarda yalnızca bir isimdi Ahmet Kaya.. Ne bir fotoğrafını, ne tek kare görüntüsünü gören yoktu. Bir şehir efsanesi gibiydi.. Sonra ete kemiğe büründü..

O görüntüyle birlikte siyasal kimliği de öne çıkmaya başladı.. Kürt hareketiyle özdeşleşir görünmesi ise çok daha sonradır.. İşte o yıllarla birlikte, hüzünlü şarkıların ciğerini dağladığı milyonlarca insanın yolları ayrıştı.

Türkiye, kanlı bir trajedinin içinden geçiyordu.. Herkesin aynı "saf"ta durmasının çok zor olduğu yıllar...

Ahmet Kaya'yı sevenler bir yanda, öfkelenenler öte yanda..

Buna karşın, Ahmet Kaya yine de popüler televizyon kanallarının gözdesiydi... Çağrılmadığı televizyon programı yok gibiydi... Çünkü, O'nun çıktığı "show"lar iş yapıyordu.. Ondan nefret edenler bile, Ahmet Kaya'nın milyonlarca seveni olduğunu biliyor ve bu kitlenin ilgisinden sonuna dek yararlanmaya çalışıyordu.. Klipleri her kanalda defalarca gösteriliyordu... Gece alemleri, "saza niye gelmedin" diye sallanıyordu.. Öteki Türkiye'de de, beriki Türkiye'de de o vardı..

Ancak.. Bir gün, bir tören gecesi, yollar iyice ayrıldı... O gece ve sonrasında, hoşa gitmeyen sözleri ve tavrıyla o artık "lanetli" adamdı..

Ekranlar kapandı...

Ya "öteki Türkiye"de?..

***

Burada, Ahmet Kaya yazısına ara veriyor ve yıllar önceki bir yazımızdan bazı satırları bu köşeye taşıyoruz.. Yazının başlığı "Bir acı tebessüm.."

***

Vakit akşamdır.

Takvimlerin 24 Eylül'ü gösterdiği bir güz akşamı. Türkiye'nin her yanında insanların gözleri ekranlara takılıdır. Haberler, hüzünle kazınır beyazcama. Hüzün, ekranlardan yüreklere taşınır. Altyazılar bütün kanallarda kanayan bir nehir gibi akar, akar:

'Zeki Müren öldü, Sanat Güneşi söndü.'

Vakit akşamdır.

Yer Diyarbakır.

Kahvehaneyi dolduran Diyarbakırlılar da bütün Türkiye'yle birlikte kanayan bir nehir gibi akan altyazıları izlerler gözleriyle:

'Zeki Müren öldü, Sanat Güneşi söndü.'

İşte tam o sırada bir acı tebessüm dokunur dudaklara. Sessizliği bozan gönül kırığı bir serzeniş:

'Tuzu kuru olanlar Zeki Mü- ren'e ağlar...'

Hepsi hepsi 6 kelimeden oluşan alçak sesli bu serzenişi, televizyonlara yönelik hayli acımasız eleştiriler izler:

'Diyarbakır Cezaevinde olanların hiç mi önemi yok?'

Zeki Müren'in, Türkiye'yle tam da kavuşurken ayrıldığı o hicran gecesinde, hemen hemen aynı saatlerde, Diyarbakır E Tipi Cezaevi'nde yerlerde cesetler yatmaktadır.

Ölenlerin kimlikleri, suçları, neden orada oldukları önemli mi? Önemli olan Adalet Bakanı'nın cezaevinde inceleme yaptıktan sonra söyledikleridir:

'Benim bizzat müşahede ettiğim, genelgeyi bir kenara iterek keyfi uygulamalarını devam ettiren cezaevi yöneticilerinin bu hareketleri, müfettişlerimiz tarafından da tespit edilmiştir ve kendileri şu anda görevden uzaklaştırılmıştır.'

Onlar görevden uzaklaştırılmıştır, ama 10 tutuklu da artık yaşamamaktadır. Kimlikleri, suçları ne olursa olsun can güvenlikleri Türkiye Cumhuriyeti devletine emanet edilmiş 10 tutuklu.

Ve ekranlarda Zeki Müren:

'Bir tatlı tebessüm, bin vuslata bedeldir.'

'Sevda, hasret ve hicran' şarkılarının adamı, bir güz akşamında ülkesiyle vedalaşırken ciğerinizi yakan acı. Diyarbakır kahvehanelerine aynı yakıcılıkta ulaşamaz.

Ekranları, ölümü dimdik ve boyun eğmeden karşılayan koca çınarın hüznü kaplarken, ülkemin bir başka köşesinde sorulan gönül kırığı soru da büsbütün haksız sayılamaz.

'Diyarbakır Cezaevinde olanların hiç mi önemi yok?'

Yıllar yılı bu ülkede, 'vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü' nutukları atıldı. Korkuldu, bölünmekten.

Ne var ki, bölünme korkuları, coğrafyaya ve toprağa indirgendi. Kartal kanatlarıyla kaplanıp korundu atlas haritaları. Kim bölebilir, kim ayırabilirdi ki? Kimin gücü yeter, kim cesaret ederdi?

Nafile korkuların gölgesinde heder oldu en güzel hayatlar.

Ama bir başka korkuyu, hem de gerçek bir korkuyu umursayan olmadı.

Doğuda yaşanan acıyı batıda duymazsanız, batıda yürek yakan kederleri doğuda acı saymazsanız, işte o zaman korkun ayrılıklardan.

Bir coğrafyayı dolduran insanları ortak acılar, ortak sevinçler ve ortak kıvançlardan başka ne birleştirebilir ki?

Ve Zeki Müren'den ötede daha nasıl bir zenginlik bulabiliriz ki?

Herkes aşık olur, herkes aşk acısı çeker, herkes hasretlere düşer, herkesin gönlü hicranla dolar ve herkesin içinde, gün gelir sevda bahçelerinin çiçekleri solarken, şarkılardan daha ötede ne buluşturur ki bizi?

24 Eylül akşamı, Diyarbakır kahvehanesindeki 'bir acı tebessüm' dokundu bize.

Zeki Müren, 'Bir tatlı gülümseyiş, bin kavuşmaya bedeldir' diyordu şarkısında. O acı gülümseyiş, kaç ayrılığa bedeldir acep?

***

O yazı, Zeki Müren'in ölümünden sonra yazılmıştı.. Bu yazı, Ahmet Kaya'nın ölümünden sonra yazılıyor..

Ölüm acısı, her yerde aynı "şiddet"le duyuluyor mu?

Bir zamanlar programlarında ve müzik kanallarında "reyting"i yüksek adamı tepe tepe kullananlar susuyor.. Şarkılardan eser yok...

Son yıllarında kendi dışındaki rüzgarlara teslim olup oradan oraya savrulan; kendi hatalarının kuşatmasında kalbi yorulan adam ölünce...

İyi-kötü söylenecek tek sözcük dahi yok muydu? Meydan, "çanak anten fırsatçıları"na mı bırakılacaktı?..

Çoğumuzun belki de haklı olarak öfkelendiği o adamı bu ülkede halâ seven onca insanın, kendi ülkelerinin kanallarında, iki-üç şarkısını dahi dinlemeye hakları yok muydu?

Penceresiz kalmadı mı aradaki duvarlar?

Pencereler kapanmadı mı?

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır