


Martı'dan, Bir Çift Yürek'e..
Türker Alkan, Radikal'de çok şirin bir yazı yazmış, ben, Marlo ve Gülay Göktürk üzerine.. Gülay fena halde çattı ya Marlo'ya..
"Hıncal Uluç'un sevimli (Teşekkürler) bir yanı var. Bir şeye kafasını takınca, takıyor. Şimdi de Marlo Morgan'ın 'Bir Çift Yürek' adlı anı romanına takmış, her gün bundan bahsediyor' diyor.." demiştim ya, dün yazımın sonunda..
Taktığım, genelde okuyucunun ille de benim kadar keyiflenmesini istediğim şeyler.. Bir kitap.. Bir oyun.. Bir müzik.. Bir opera.. Bir lokanta..
Bir Çift Yürek'i ben okuyup yazdığımda, basılalı bir yıl olmuştu, kimsenin de haberi yoktu.. Aşkın Nur Yengi getirdi bana "Tam senlik" diye.. Öyle tanıştım ve taktım.. Bir yıl raflarda tozlanan kitap, şimdi 8'inci baskıda.. Nerdeyse ikinci yıla giriyor, hala her kitap listesinde, üçten aşağı düşmedi..
Martı'yı biliyorsunuz.. Onda durum daha da derin..
Ebru Kantarcıoğlu "Sen Martı'yı okumadın mı, hayret" demiş, ertesi gün de getirmişti.. 1990'da.. Baskı tarihine bakınca anladım.. 1972.. Benim tümüyle hastanede olduğum yıl. Farkına dahi varmamışım.. Kimse de farkına varmamış zaten..
Taktım.. "İlle de okuyun" dedim..
Martı, 18 yıl sonra best seller oldu.. Vallahi, şimdi 18'inci baskıya mı vardı bilmem..
"Tavsiye ettiğin şeyler hemen fark ediyormuş, bunun sırrı ne" dedi, yemekte Marlo bana..
"Vallahi bana sonuna kadar inanan bir okuyucu grubum var" dedim.. "Öyle hissediyorum.. Bir şeyi tavsiye ettim mi 'Tamam' diyorlar.."
Sonra Martı olayını anlattım.. 18 yıl uykuda yatan kitabın nasıl best seller olduğunu ve bugün hala sattığını.. Ardından Richard Bach'ın bütün kitaplarının Türkçe'ye çevrilip yayınlandığını..
"İnanmazsın Hıncal" dedi, Marlo.. Anlattı..
Martı, Amerika'da kıyametler koparınca, koşmuş almış.. Birkaç sayfa okumuş..
Jonathan diye bir martı, başına gelenleri anlatıyor.. "Deli saçması" demiş, atmış kitaplığının bir köşesine..
"Yıllar sonra Avustralya'ya gittim. Dört ay, aborijinler (Avustralya yerlileri) arasında yaşadım.. Döner dönmez kütüphaneme daldım, Martı'yı aradım buldum ve bu defa bir nefeste okudum ve bayıldım.."
Marlo Morgan faslını (Şimdilik) yarın kapayacağız..
Fıkra
Yıldırım Tuna göndermiş..
Müdürü işe geç gelmeyi adet haline getiren memuruna sormuş "Eee! bu sefer ne mazeret göstereceksin bakalım?"
"Bu sabah her şey çok kötü gitti!" demiş adam. "Karım sabah beni durağa bırakmayı teklif etti, on dakikada hazırlandı, çıktık yolda trafik sıkışınca nehri karşıya yüzerek geçtim.. Bakın üzerim hala ıslak.. Oradan havaalanına gidip helikopter kiraladım, radyoevinin çatısında inip iple aşağı kayarak anca geldim efendim."
"Yalan söylüyorsun..!" demiş Müdür, "Hiçbir kadın on dakikada hazırlanıp evden çıkamaz..!"
Tecelli'den Abuzittin'e Mektuplar
Abuzittinciğim,
2001 de hükümet, memurlara verdiği "refah payı"nı kesecek diye ödüm patladıydı.. Çok şükür, kesmeyecekmiş. Yüzde 10 zamla birlikte "refah payı" da verilecekmiş.
Bunu Başbakanımız da bizzat, içine iyice sinmiş bi ifadeyle açıkladı:
"Memurlarımızın, ayrıca, yüzde 2 refah payı alacaklarını da belirtmek isterim."
Demek ki ayda eline 150 milyon geçen bi memur 3 milyon da refah payı alacak. Bu da her ay değil ha.. Bildiğim, bu yıl içinde iki defa alabildiler! Refah payıyla çocuğumu sinemaya götüreyim deseniz olmaz.. Birinizin kapının dışında filmin bitişini beklemesi lazım... Çünkü adam başı bilet 3 milyon. Bu ne biçim refah payı ki iki kişilik sinema bileti bile etmiyor?
Bari, şunun adını değiştirin "utanç payı" yapın.
Esas refah payının ne olduğunu Şükrü Kızılot'un yazdıklarından öğrendim. Devlet tahvili veya hazine bonosundan 5 trilyon kazananlar 5 kuruş vergi vermeyeceklermiş. Evini işyeri olarak ayda 1 milyardan kiraladın, yıl sonunda 12 milyarı aldın.. Gene tek kuruş vergi vermiyormuşsun.. Üstelik, stopajdan ötürü bi de vergi iadesi alıyormuşsun.
Başka çeşit refah payları da var.
Ankara-Eskişehir yolu üzerindeki yeni yapılan ve de yapılmakta olan devlet dairelerini gördün mü Abuzittinciğim. 15 kat, 20 kat, 30 kat.. Bazılarının müteahhitleri de şaibeli.. Şundan şaibeli, daha önce yaptıkları, Marmara depreminden yıkılmış.
Bunlardan Sayıştay'ınki, İngiltere ile İtalya'dan getirilen karolarla, fayanslarla döşendi. Türkiye de fayans mı kalmadı?
Halkbank'ın da bi binası var.. Bazı memurların odaları nerdeyse tenis sahası büyüklüğünde ama içinde iki kişi oturuyor. Birbirleriyle telefonla konuşuyorlar.. Yoksa avaz avaz bağıracan ki öteki duysun..
Koridorun bi ucundan diğer ucuna gidinceye kadar adamın sakalı uzar.
Bi kaç yıl önce de gene böyle bi bina diktiydiler de Başbakanlık "bu bana lazım" diyip ellerinden aldıydı..
Demek ki adamlar, bankacılığı bırakmışlar habire bina dikiyorlar.. Halkbank'ın esnafa, küçük işletmelere verdiği kredi faizi de neredeyse yüzde 50! Bu kadar yüksek faizle esnaf nasıl ayakta dursun.. Hoş daha düşük faizle de Halkbank'ın yeni binasının yakıt masrafı karşılanmaz!
Bu binanın az ötesinde de Tekel birbirine yapışık iki gökdelen dikti, 32'şer kat! Son zamlarla kaba inşaatı hemen hemen tamamladılar ki Dışişleri el koydu.. Tekelciler şaşkın ve üzgün.. Şimdi, Dışişleri Bakanlığı Tekel'i sıkıştırıyormuş "İnşaatı biranönce bitir yerleştirelim."
İki aya kadar, rakıya, biraya, sigaraya yeniden zam yapmazlarsa, binayı bitirip Dışişleri'ne teslim edemezler!
Refah payı onlara.. Memura, işçiye, emekli, dar gelirliye refahtan pay mı düşer? Verin ağızlarının payını, oturdukları yerde otursunlar.
Münasip yerlerinden öperim Abuzittinciğim.
Kardeşin Güneş.
SEVDİĞİM LAFLAR
El öpmenin el emeğinden daha değerli olduğu bir ülkede elden ne gelir.
Anonim (Teşekkürler Sertan)
Bilfen!..
Nasıl keyifli bir öğleden sonra geçirdim anlatamam.. Bilfen Koleji, İlk Öğretim Okulu, ikinci bölüm öğrencileri ile beraberdim, Perşembe öğleden sonra.. Yani bizim zamanımızın ortaokulluları ile..
Ama nerde bizim zaman, nerde bu..
Önce okulu gezdirdiler bana.. Gıpta etmemek, kıskanmamak mümkün değil.. Küçük ve pırıl pırıl sınıflar.. Harika laboratuvarlar.. Bilgisayar salonları.. Multivizyon odaları.. Kapalı, açık yüzme havuzları.. Aynalar ve barları da tamam bale ve dans salonları.. Badminton ve masa tenisi bölümleri.. Açık, kapalı basketbol sahaları.. Başlarında da, bizim Fehmi Hoca ile, Fener'in bir zamanlardaki ünlü Cengiz'i.. Satranç odası.. Müzik, resim salonları.. Matematik, Fen odaları.. Hepsi de dolu.. Hepsinde çalışılıyor. Göstermelik değil..
Yani bu imkanlar içinde okuyan bir genç ne olmaz artık bir düşünün..
Çocuklarla sohbete "Ne kadar talihli olduğunuzun farkında mısınız" diye başladım gene..
Ama ben de talihliydim..
Soru soruyorlar.. "Ne tür müzik seversiniz" diye.. "Klasik" diyorum.. Harika bir genç kız geçiyor sahnedeki piyanonun başına ve bize minik bir parça sunuyor..
"Doğayı sever misiniz" diyorlar.. Evimin içindeki botanik ve hayvanat bahçesini anlatıyorum.. "Bir tane de bizden" diyorlar.. Bakıyorum, bir genç kız.. Elinde bir bonzai.. Hani şu minik ağaçlar var ya.. Japon usulü büyütülmemiş, biblo gibi olmuş.. Harika..
Nasıl cin gibi sorular hazırlamışlar.. Nasıl heyecanla soruyorlar.. Ben nasıl keyifle yanıtlıyorum..
Harika eğitim kurumlarımız var, harika gençler yetiştiriyorlar..
Türkiye'nin geleceği emin ellerde..
O gece gene çok rahat uyudum!..
Fener ve Bush!..
Tolga Pozan'ın gönderdiği e-mail şirin..
"George W. Bush ve Fenerbahçe'nin kaderi birbirine çok benziyor.
Bir tanesi uzun zamandır şampiyonluk peşinde, diğeri ise uzun zamandır Başkanlık.
Amerika'daki sayım böyle devam ederse, Bush Başkan olmadan, Fenerbahçe şampiyon olacak!"
BİZİM DUVAR
İşkence şarkısı: Kaldır kolları öt öt!.. Şakıdım şakıdım ah ah!..
Hakan&Utku
Eleştiri!..
Perşembe sabahı milli maç ile ilgili eleştirileri okuyorum gazetelerde.. Dişe dokunur bir tane yok.. Hiç kimse yeni bir şey söylemiyor.. Derken Radikal'in kültür ve sanata ayrılmış sayfasında Meram diye bir köşe gözüme çarptı.. En güzel eleştiri ordaydı.. Samuel Beckett imzası ile..
"Hep denedin, hep yenildin.. Fark etmez.. Yine dene.. Yine yenil.. Daha iyi yenil.."
Beckett bir deneme maçının ne olduğunu anlatıyordu aslında, 2-0 mağlup duruma düşer düşmez, yeni 4-4-2'den vazgeçip, eski ve bilinen 3-5-2'ye dönen deneme korkağı Şenol Güneş'e.. Daha kötü yenilen, Teknik Direktörümüze..
Bilmem Şenol Hoca ve usta ve uzman eleştirmenlerimiz Beckett'i anlayabildiler mi?..