Bizim Milli Takım, Fransız Milli Takımı'na 4-0 yenildi...
Şimdi bu dandik yenilgiyi, hamaset edebiyatıyla bir ölçüde kamufle etme demagogluğuna yatsak...
Bakın ne tür manşetler çekebilirdik:
"Galip sayılır bu yolda mağlup"
"Futbolu biz oynadık golleri onlar attı"
"Hakemin Türk düşmanlığı ortaya çıktı"
"Fransızlar Yunanlı'ya dua etsinler"
"Haksız yenilgi bayrağımızı daha da yükseltti"
"Bizim şutlar tutsaydı, Eiffel yere yıkılırdı"
"Yenilgiye bakmayın, başlarımız dimdik"
"Galatasaray'ın öcü, tek yenilgiyle çıkmaz"
"Şımarma Fransa, daha sözümüz bitmedi"
"Biz Fransızları değil, kötü şansı yenemedik"
"Dağ başını duman almaz 4 golle"
"Bizim çocuklar şerefle yaptılar görevlerini"
Geçtiğimiz yüzyıl da dahil, Türkiye her zaman kötü yönetildi. Daha doğrusu, yüzyıllardan bu yana nüfusun sadece yüzde 10'unun bir eli yağda, bir eli balda olmasına göre ayarlandı yönetimler..
Bu korkunç dengesizliğe karşı çıkanlar; sürekli ezildi, süründürüldü, yok edildi...
Ne analitik bir tarih bilinci geliştirilebildi, ne hukuk bilinci, ne de sanat ve bilim alanlarında özeleştirilerle payandalanmış bir saydamlık...
Dışardan gelen eleştiriler "Türk düşmanlığı"yla damgalandı. Bir avuç kalite kadrolarının talan ve sömürüye karşı içerden yükselttiği sesler ise "hain-i vatan"lıkla suçlandı...
Sonuç ne oldu?
Sonuç, "adam başına düşen ulasal gelir birimi" açısından evrensel tabloda 93. basamağa düşmek oldu.
Sonuç, "Ulusal gelir dağılımındaki adaletsizlik" açısından, Tanzanya'nın dahi altına düşmek oldu.
Sonuç, "Yaşam kalitesi" açısından Yunanistan'ın bile 65 basamak altına düşmek oldu.
Ve sonuç, rezilane bir fiyaskoyla noktalanan 20'inci yüzyıl oldu.
20'inci yüzyılı da ıskalamış ve Güney Kıbrıs Rum Devleti'nde dahi adam başına düşen ulusal gelir 15 bin dolarken; Türkiye'nin 3 bin dolara bile erişememiş olmasının dalgalanmaları, dış dünyalarda da usul usul kabarıyor...
Değerli diplomat Yalım Erez'in de vurguladığı gibi, doğru dürüst ciddi bir devlet yönetimi; "Ermeni sorunu" gibi tarihsel bir sorunun, 85 yıl boyunca dünya gündeminde tazeliğini muhafaza edip durmasını, sadece içe dönük hamaset babalanmalarıyla mı geçiştirmeye kalkardı?
Ciddi bir yönetim, Ermeni dostların da katılacağı uluslararası bilimsel bir tarih kurulunun toplanmasına öncülük eder ve hem saydam, hem bilimsel bir sorumluluk içinde; "Ermeni konusu"nun dünya gündeminden inmesini gerçekleştirirdi..
Kaldı ki, bu konuda Erivan'ın da, yine değerli diplomatlarımızdan Özdem Sanberk'in bilgisi içinde, İshak Alaton aracığılıyla bir girişimi olmuş; karşılıklı pekiştirilecek uzlaşmalarla Trabzon'un bir çıkış limanı olarak kullanılması karşılığında, Ermeni konusunun da artık tarihe gömülmesi gerektiği önerisi gündeme getirilmiş...
Ve Ankara bu öneriye sıcak bakmamış...
Şimdi Fransa Parlamentosu'ndan sonra, Avrupa Parlamentosu da, Ermeni soykırımı iddialarını resmen tanımaya Türkiye'yi davet eden bir öneriyi kabul etti...
Bizim yanıtımız yine hamaset edebiyatıyla oldu:
"Avrupa sabrımızı taşırıyor"
Bir ay önce ABD Temsilciler Meclisi de aynı konuyu tartışırken, bizim yanıtımız yine hamasi olmuştu:
"Kendine gel Coni"..
Yüz yıldır süre gelen hamaset edebiyatına dayalı kolaycı politikaların; Türkiye'yi nasıl sürekli çağdışına itip durduğunu bilenlerden biriyim bendeniz de...
Eski Tarzan filmlerindeki yüzü boyalı Afrika kabilelerinin tamtamlı cenk dansları...
"Palikarya haddini bil"
"İtalya'ya sert çıktık"
"Ankara'nın Paris'e indirdiği tokat"...
1976'da Kadıköy Belediye Tiyatrosu benim "Islıkçı" piyesini oynuyordu...
Piyesin ilk başladığı günlerde 5 orgeneral, üniformalarıyla gelip ilk sıraya yanyana oturdular...
Ondan sonra da tiyatroda tuhaf bir grev çıktı ve bizim Islıkçı piyesinin ne zaman oynayıp, ne zaman oynamadığı anlaşılmaz oldu. Ve canım piyes eriyip gitti o arada...
Islıkçı piyesinde hamaset edebiyatıyla dalga geçen bir sahne vardı...
Simgesel bir manga taliminde, başçavuş sert bir hamasetle yürütüyordu mangayı:
- Bu vatan kimin? Bu vatan senin... Bu gökler kimin? Bu gökler senin... Bu denizler kimin? Bu denizler senin...
Sanırım üniformalarıyla oyuna gelen generaller pek hoşlanmamışlardı bu sahneden...
Piyeste oynayan sanatçıların da, yazarının da ellerinin böğründe kalması umurlarının teki değildi elbet...
Şayet bizim egemen kadrolarda da "dramatürjik bir özeleştiri" zevki bulunsa; bugün Türkiye "yaşam kalitesi" açısından Yunanistan'ın bile 65 basamak altında kalır mıydı?
Ne yapmalı ki, bazı çevrelere hamaset edebiyatı, evrensel edebiyatın otantikliğinden daha avantajlı geliyordu...
Hamasetçi olma yerine, yazı adamı olmaya çalışmanın bedelini çok ağır ödedi bizim kuşağın yazarları...
Sağlık olsun, ne yapalım...