Yuvasını yıkan kadın
Liposuction yaptıran, gıdısını aldıran, yeni edindiği arkadaşlarla gezen, 40 yaşına gelirken müzik ve içki zevkini değiştiren kadınlar görüyorum. Merak ediyorum: Yoksa "yuvayı" terk etmeye mi hazırlanıyorlar?
Tartışma çıktığında, 'neden' diye sormuştum kendime. Neden "yuva yıkan kadın" kavramı böyle hararetle tartışılıyor?
Bu soruyu sordum, çünkü gerçekte eski bir tartışmaydı. Yeni bir eğilimin altı çizilmiyordu. Peki neden böyle ilgi gördü? Yoksa bu tartışmanın altında başka bir gerilim mi yatıyordu? "Yeni" olan "eski" terimlerle mi dile getiriliyordu?
İşte bu sorular zihnimi kurcalarken Power dergisinde kentli kadın tipleri üzerine yapılan bir araştırma yayınlandı. Özetle şöyle deniliyordu: "İstatistikler boşanma kararını yüzde 60 oranında kadınların verdiğini ortaya koyuyor..."
Ayrıca boşanma kararını almakla iş sahibi olmak arasında da ilişki vardı. Her bin çalışan kadından altısı boşanırken, her bin ev kadınından sadece biri boşanıyordu.
Derken Devlet İstatistik Enstitüsü'nün verileri çıktı: 1990-97 yıllarında, boşanmalarda yüzde 27.2'lik bir artış olurken, evlenmedeki artış yüzde 12.8'de kalıyordu. Radikal bu haberi esprili bir biçimde, "Yakında evli çift kalmayacak" diye duyurdu.
Ve jeton üştü.
"Yuva yıkan kadın" değildi mesele.
Sinemadaki imgesini bir vakitler, 'Feri Cansel'lerde, 'Sevda Ferdağ'larda bulan; kötü ruhlu, şehvetli, bencil sarışınlarla simgelenen "yuva yıkan kadın" hezeyanı çoktan geride kalmıştı. Asıl tartışılması gereken, artık, "yuvasını yıkan kadın"dı.
***
Adım adım ilerleyelim...
"Yuva" kelimesi bize anne, baba ve iki çocuktan oluşan bir kentli aileyi çağrıştırır. Bizim tartışmamız açısından bu aile iki biçimde dağılır.
İlkinde (ki bu bildik eski modeldir), para kazanan, yükselen ama bu arada yavaş yavaş orta yaş krizine girmekte olan adam, kendisine heyecan veren yeni bir kadın bulur. İşte o, erkeği baştan çıkaran bir "yuva yıkan" kadındır.
İkinci model üç aşağı beş yukarı şöyle işliyor:
Bu kez eğitimli, çalışan bir kadınla karşı karşıyayız. Ortada kalmaktan çekinmeyen, kendine güvenli bir kadın. Boşanmaktan, gerekirse tek başına yaşamaktan korkmayan bir kadın...
İşte bu kadın, günün birinde yuvasını yıkıyor. Evi terk ediyor ya da kocasından gitmesini istiyor. "Bitti artık" diyor. Belki çocuklardan birini yanına alıyor.
Peki bu kadar mı? Hayır. İşin püf noktası şurada: Bu kararı alırken yeni bir erkek veya yeni bir erkek "vaadi" oralarda bir yerlerde beklemektedir.
Asıl sancı, asıl gerilim, asıl alışılmadık olan işte burada sanırım.
Şimdi yuvasını yıkan bu kentli, çalışan kadını betimlemeye çalışalım.
Oscar Wilde neredeyse 100 yıl önce, "Kadınlar öyle iyi eğitim görmeye başladılar ki; bugünlerde beni mutlu evlilikler kadar şaşırtan hiçbir şey yok," demişti. Sanatçı abartması mı? Yoo; sanatçılar sismograf gibidir. Yeni trendi görüp söylemiş işte adam.
AŞKI BULDUM MU KOŞA KOŞA GİDERİM
Ama iş eğitimle ve çalışmayla bitmiyor.
30 yaşını geride bırakmış, 40'ına merdiven dayamış bir kadının hâlâ arzulanır, beğenilir bir bedene de sahip olması gerekiyor. "Bu yaştan sonra beni kim alır, kim beğenir" kaygısı taşımamalı.
Bu cümledeki "yaş" kelimesini kilolanmış bir beden, sarkmış göğüsler, selülitli bacaklar şeklinde okursanız durum apaçık ortaya çıkıyor.
Yuvasını yıkan kadın, para ve işin yanı sıra çekici bir vücuda sahip bir insan olarak da çıkıyor karşımıza.
Genetik olarak geç bozulan bir vücudu oluyor yuvasını yıkan kadınların. Ya da çağdaş teknolojiyi yardımına çağırıyor. Liposuction yaptırıyor mesela. Yüzünü gerdiriyor. Gıdısını aldırıyor.
Sürekli diyet yapıyor. İnce kalmaya çalışıyor. Parasının ciddi bir bölümünü aerobik ve step (artık hangisi modaysa) gibi etkinliklere yatırıyor.
40 yaşını aşmış medyatik kadınların dergilerde filan çıkan, "Aşkı buldum mu, koşa koşa giderim" türünden söyleşilerini yutarcasına okuyor.
Onun sevdiği yazarlar oluyor sonra. Bireysel özgürlüğün iyiliğinden, anlayışsız erkeklerin kötülüğünden, ailenin sıkıcılığından söz açan yazarlar...
Yuvasını yıkmaya hazırlanan bir kadını başka nasıl anlatabiliriz? Mesela eşiyle geçirdiği zaman dilimini sistematik olarak azaltıyor. Yeni kadın arkadaşlar ediniyor ya da eskileri 'reaktive' ediyor. Onlarla kafelere, konserlere gidiyor.
Özetle "yuvasını yıkan kadın" olmadan önce hazırlanıyor. Erkekler gibi, "Para ve statü tamam, şimdi sıra bir taze bulmakta" diye düşünmüyor.
Bütün bu hazırlanış sürecinde eşini aşağılamaya başlıyor. Onu beğenmiyor. Geri kalmış olduğunu düşünüyor ve bunu söylüyor da. Mesela göbeği ile dalga geçiyor. Adamın göbeği mi yok? Hiç fark etmez: Dökülen saçlar, iş kaygıları, akşamları TV'nin karşısına geçip futbol ya da Jackie Chan filmi seyretmesi de alay konusu olabilir; otomobiline özen göstermesi de, göstermemesi de!
Sonra?
Kimi bir erkek buluyor. Yeni sosyal çevresinden, onu görünce gözleri parlayan bir adam olabilir mesela. Ancak bu şart değil. Yuvasını yıkan kadın kendini boşluğa da atabilir. Onun ilgisizliği karşısında telaşlanan, ne yapacağını bilemeyen kocasının aşırı, gereksiz, bunaltıcı ilgisi ona daha da güç veriyor çünkü.
Acaba diyorum, "Bütün erkekler birbirine benzer. Benimki hâlâ beni beğeniyorsa, kimbilir kimler beğenmez" diye düşünüyor olabilir mi?
Neyse uzatmayayım. Sanırım derdimi anlatabildim: "Yuva yıkan kadın"ın ötesinde, kent sosyal yaşamının yarattığı, "yuvasını yıkan kadın" yeni bir gerçek olarak karşımızda.
"Ya kocalar" diye soracaksınız. Onu da haftaya tartışırız.