Che'nin 'koruması' Lennon'un dostu
Pakistanlı Troçkist yazar Tarık Ali, Kitap Fuarı için İstanbul'daydı. Ali'yle, Bolivyalı askerlerden bir gecede İspanyolca öğrenmesinden, John Lennon ve Yoko Ono'yla anılarına; 'bir devri' konuştuk
İngiltere'nin en önemli öğrenci liderlerinden yazar Tarık Ali, TÜYAP Kitap Fuarı için Türkiye'deydi. Tarık Ali, yirmi yaşındayken askeri diktatörlükten ötürü topraklarını terk ederek İngiltere'ye yerleşmiş. Oxford'da 68 kuşağının en önemli öğrenci lideri olmuş. Kendisi daha çok "Pakistanlı Troçkist yazar" olarak tanınıyor. Film yapımcılığı ve New Left Review (Yeni Sol) dergisinin editörlüğünü yapan Tarık Ali ile siyasetten edebiyata kadar geniş bir yelpazede konuştuk.
* Pakistanlı Troçkist yazar olarak tanımlanmanızı nasıl değerlendiriyorsunuz?
1960'lı yıllarda üçüncü dünya denilen bir yerde yaşayıp da Avrupa'da yaşamayı düşlememek mümkün değildi. Ama çocukluğum çok güzeldi. Ailem de solcuydu. Akrabalarım annem ve babama "Tamam siz inançlı kişiler değilsiniz ama şu çocuklara bir şans tanıyın!" derlerdi. Babam tarihi ve dini öğrenmem gerektiğini düşündüğünden bana özel bir öğretmen tutmuştu. Üç hafta içinde bu öğretmeni tamamen değiştirdim. Ona, "Bu hikayeler beni etkilemiyor. Dışarıda olanları konuşalım. Niçin bu insanlar iktidarda, hayat neden bu kadar acımasız?" dedim. O farkına varmadan bunları konuşmaya başladık.
* Doğu dendiği an, akla ilk gelenlerden biri de sözlü edebiyattır. Sizin ailenizin bir Şehrazat'ı var mıydı?
Anneannem ve ailedeki tüm kadınlar bana hikayeler anlatırdı. Bu hikayeleri "İslam Dörtlüsü"nde kullandım. Ailemizin Şehrazat'ı için teyzelerimden biriydi diyebilirim.
* İngiltere'ye gidince bir kültür çatışması yaşadınız mı?
Ailemi çok özlemedim çünkü sürekli görüşüyorduk ama Pakistan'ın yemeklerini çok özlemiştim. İngiltere'nin yemekleri tek kelimeyle rezaletti. 1963'te Oxford'a girmiştim. Tek bir Hint restoranı vardı adı da Tac Mahal'di ve yemekleri çok kötüydü. İşletmeciye "Hayvanların bile yemeyeceği bu yemeği neden satıyorsunuz" diye sordum. O da "Bu size değil, İngilizler'e yapılıyor" dedi. Ben de kendim pişirmeyi öğrendim.
*Kendinizi Doğulu mu görüyorsunuz, Batılı mı?
Hem Doğulu hem de Batılı'yım. Kozmopolit bir kişiliğim var. Bu nedenle de İstanbul'u çok sevdim. Ama küreselleşme kimliklerimizi değiştiriyor. Oysa kimin ne olduğu çok önemli. Kültürlerin sentezlenmiş hâlini savunuyorum. İslam Dörtlüsü'nde de bunu yazdım.
*Bu nedenle mi tarihi roman yazıyorsunuz?
Evet. Kitabımda 16. yüzyıl Endülüs kültürünü ele aldım. Üç dinin; Müslümanlık, Hıristiyanlık, Museviliğin çatışmalarını, birleşmelerini görüyorsunuz ve bu kültürden Spinoza ve İbn-i Rüşd gibi çok önemli filozoflar çıktı. Bu sentezi ise dönemin Katolik Kilisesi yıktı.
* Troçkist olmanızın nedeni neydi?
Çünkü Stalinizm bir hastalıktı ve modern sosyalizme geçişe engeldi. Kapitalizme de karşıydım ve karşıma Troçki çıktı.
SOLCULUK DİN GİBİ BİR ŞEYDİ
* Sol nerede hata yaptı?
Solun itibarını kaybetmesinin en büyük nedeni fraksiyonların birbiri ile didişmesiydi. Her grup ben senden daha iyiyim diyordu. Bir kısır döngüye dönüştü her şey. Adeta bir din gibiydi ve herkes biz dinimizi sizden daha iyi yorumluyoruz diyordu.
*Che öldükten sonra Bolivya'ya gittiniz. Orada neler yaşadınız?
Bolivya hükümeti beni Che'nin koruması sanarak tutukladı. Çünkü Che tarafından yakalanıp daha sonra sebest bırakılan bir Bolivyalı asker saatimden ötürü beni onun koruması sanmıştı. Aynısından koruması da takıyormuş. Çeneme kadar inen bıyıklarım ve uzun saçlarım da bu inancını kuvvetlendirmişti. Beni çok dar ve karanlık bir odaya kapattılar ve iki kişi beni İspanyolca sorgulamaya başladı. İspanyolca bilmediğimi söylediğimde, inanmadılar. Ben de "Kübalı bir gerillaysam neden Pakistan pasaportu taşıyorum?" diye sordum, onlar da "İyi numara! Biz seni konuştururuz" dediler. O zamanlar çok genç ve küstahtım, bunun üzerine "Bana bir gecede İspanyolca öğretirseniz size minnettar kalırım" dedim. Tüm tutukluların önünde yürüttüler ve kimse tepki vermeyince serbest bıraktılar.
* Fidel Castro ile tanışıyor musunuz?
1968 yılında Küba'ya davet edilmiştim ama o sırada SSCB Çekoslovakya'yı işgal etmişti ve Castro bunu destekleyen bir konuşma yapmıştı. İngiltere'de yaşayan entelektüeller olarak ona açık mektup yazdık ve "İşgali eleştiremiyorsan bile sessiz kalabilirdin" dedik. Bunun üzerine de gitmedim.
* Hâlâ küs müsünüz?
Hayır değilim. Hâlâ yaşadığı ve Küba ayakta olduğu için memnunum. Sosyal açıdan da ABD ve diğer ülkelerden daha iyi. Seneye gideceğim. Kendimi oraya çok yakın hissediyorum.
*Neden yazıyorsunuz? Dünyayı değiştirmek veya dönüştürmek için mi?
Romanların bir şeyi değiştireceğine inanmıyorum. Yazıyorum çünkü bir şekilde aktif kalmak istiyorum. Bugünün kültür pazarını memnun etmek için de yazmıyorum. İçimdeki neyse onu aktarıyorum. Kitaplarımın kaç sattığı da önemli değil!
Lennon öldü, Reagan'a kaldık...
*John Lennon'ın yakın arkadaşıydınız. Bu arkadaşlık nasıl başladı?
70'lerde Kızıl Köstebek diye bir dergi çıkartıyorduk ve bir gün John Lennon aradı, "Şarkılarım hakkında yayımladığınız eleştirileri yanıtlamak istiyorum" dedi. Ben de "Peki" dedim. Daha sonra bu tartışmaları yüz yüze yapmak istedi ve beni alması için arabasını gönderdi. Arabası bizim ofisimiz kadar büyüktü. Şehir dışındaki malikanesine gittim ve bir gün boyunca sohbet ettik. Bir de röportaj yaptım. Beni arayıp röportajdan çok memnun kaldığını ve bundan esinlenerek bir şarkı yazdığını söyledi: "Power to People" ve bana şarkıyı söyledi. Birbirimizi sürekli arıyorduk. Yoko da arıyordu, hatta geceleri çıkıp bana geliyorlardı. İlk kez Japon yemeğini de onlar sayesinde yedim, onlar getirmişti. Sonra Yoko'nun isteği üzerine New York'a yerleştiler. "Orası çılgın insanlarla dolu, gitme" diye çok itiraz ettim ama gitti ve bir gün "bildiğiniz o şey" oldu. O yıl iki suikast yapıldı, biri Ronald Reagan'a, diğeri de John Lennon'aydı. Lennon'ınki başarılı oldu ve biz de Reagan'la başbaşa kaldık.
*Kitlenin önünde olmak ne tür bir duyguydu? Üzerinizdeki sorumluluktan ötürü hiç korktuğunuz, şüpheye düştüğünüz oldu mu?
Kalabalık önünde konuşmayı seviyorum. Bağırışlar, sloganlar... Müthiş bir duygu! Ama o günleri bugünlere taşımaya çalışmak mümkün değil, koşullar artık çok farklı. Kalabalık önünde konuşmanın en zor yanı ise onlara duymak istemediklerini söylemektir. Politikacılarla biz liderlerin farkı da bu!
Buket Aşçı