Futbol, oyuncu açısından iki bölümlü bir oyundur.. Top sizdeyken.. Top rakipteyken..
Topun sizde olduğu bölümde de futbolcuyu iki ayrı işlevde görebilirsiniz.. Top ayağında iken ve topsuz oyunda..
Mario Jardel top rakipte iken sahada yok..
Top kendi takımında iken, topsuz oyunda varlığını hissetmiyorsunuz.. Arkadaşlarına boşluklar, koridorlar açmak, adam eksiltmek gibi özellikleri yok denecek kadar az.
Top kendisindeykenki durumunu da ikiye ayırıp inceleyebiliriz.
Gol pozisyonunda ise, topa her türlü vuruyor. Gol pozisyonunda değilse, dripling yapmak, çalım atmak gibi özellikleri yok. Pasları genelde rakibe gidiyor.. Yüzü kendi kalesine dönükse, topu hücuma dönük kullanma becerisi sergilemek yerine, baktığı istikamette bazen hatta 30 metrelik geri paslar yapıp, topu tekrar kendi savunmasına gönderiyor, hücumu geciktiriyor ve rakip savunmaya toparlanma fırsatı veriyor..
Oyun genelinde mümkün olan en ekonomik futbolu oynuyor. Çok az koşuyor. Arkadaşlarına yardıma dahi gitmiyor..
Bu ona gol vuruşu yaptığı anda büyük bir avantaj sağlıyor. Bu son vuruş anında fevkalade diri kalıyor ve topa tüm gücü ile vurabiliyor.
Fizikman güçlü olduğu için, mental olarak da güçlü.. Kendine güveniyor.. Ayrıca gol kaçırmaktan çekindiği de yok. Sonucu umursamıyor, çünkü kendisi için oynuyor. Onun için önemli olan gol atmak ve gol kralı olmak. Takımın aldığı sonuç onun için fazla önemli değil. Bunun işaretlerini konuşmalarında ve yazdığı yazılarda bulmak mümkün.
Portekiz'de kolayca gol kralı oluyordu. Çünkü Portekiz'de Avrupa'nın en kolay liglerinden biri var.
Ülkede üç büyük takım var.. Porto, Sporting ve Benfica.. Bunların altındakiler, üsttekilerden fersah fersah geride.. Porto, Sporting ve Benfica üçlüsü de, son yıllarda Avrupa piyasasında "Aman, aman" takımlar değil..
Böyle bir ligde gol kralı olmak, pek fazla zor değil..
Jardel, hakkında gerçek fikri verecek maçları, Brezilya milli takımında oynadı..
Brezilya tarihinin en kötü dönemini yaşıyor. Özellikle gol bölgesinde büyük sıkıntılar yaşıyor.. Jardel'i 5 kez milli takıma çağırdılar. Hiçbir varlık gösteremedi. Bir daha çağırmadılar.
Hakan Şükür, Türk futbolunun gelmiş geçmiş en büyük futbolcularından birisi..
Yukarda saydığım futbol oyununun tüm bölümlerinde hem de nasıl var. Top rakipte iken, Galatasaray'ı UEFA Şampiyonluğuna yükselten en büyük unsur, hücum presinin lideriydi. Top Galatasaray'da iken, hem gol, hem asist krallığı gibi, bir futbolcuda birleşmesi çok zor iki özelliği bir araya getirdi. Asistlerin dışında, daima hareketli oyunu ile rakip eksilterek arkadaşlarına gol yolları ve koridorları açıyordu.
Tek zaafı, gol pozisyonlarındaki düşük yüzdesiydi.. Akıl almaz goller kaçırıyordu. İki sebebten.. Birincisi, çok koştuğu, hareketli olduğu için, gol vuruşu anında, Jardel gibi zinde ve güçlü olamıyordu. İkincisi, fevkalade duygusal bir yapısı, fevkalade takım oyuncusu olduğu için gol pozisyonlarında müthiş bir sorumluluk baskısı, stresi içine giriyor, bu yüzden kendi gol atacakken pas vermeyi seçiyor, ya da en kötü vuruşu yapıp, ya da kararı verip golü kaçırıyor ve taraftarı çıldırtıyordu. Taraftarın hoşnutsuzluğunu tribün sesleri ile belli etmesi ise, Hakan'ı moralman daha da kötü duruma sokuyordu.
Dünyanın en çok gol kaçıran forvetlerinden biri olmasına rağmen, yıllarca Türkiye'nin en golcü futbolcusu olması (Hem milli, hem Galatasaray'ın hem Avrupa, hem de lig maçlarında), Hakan'ın aslında ne kadar gol koklayan ve pozisyona giren bir futbol yapısına sahip olduğunun kanıtı idi..
Türkiye'de Hakan Şükür'ün yerini dolduracak futbolcu yok.
Jardel'in yerini ise, kendisine ayni fırsat verildiği takdirde, mesela Serkan doldurabilir.
...................
Not: Çaykur Rize maçının son 30 dakikasında, Galatasaray'a geldiği günden beri, sadece bu 30 dakika içinde bir takım oyuncusu Jardel izleme fırsatı bulabildim. Bu 30 dakika yüzünden bu temel düşüncelerimi değiştirmem mümkün değil.. Jardel o 30 dakikaların sayısını arttırdığı, gelecek maçlarda da ayni performansı gösterme çabası içine girdiği takdirde, onu yeniden değerlendirebilirim.
Televizyoncu arkadaşlardan özür dilerim.. Artık stad kapılarında, maç öncesi ya da sonrası kimse yolumu kesip bana fikrimi sormasın.. Bu tür teklifleri kabul etmeyeceğim..
Ayaküstü alınan bu görüşlerin nasıl montajlanıp, nasıl belli hedefler için kullanıldığını görünce, kanım beynime çıktı.. Bundan sonra beni kullanmalarına izin vermeyeceğim..
Çaykur Rize maçı ardından, Show TV'nin yaptığı yayın bardağı taşırdı..
Önce Erman Hoca çıktı, "Hakem hakem olsa, Galatasaray maçı 8 kişi bitirirdi" diye, Galatasaray'a duyduğı kin, öfke ve nefretin boyutlarını bir kere daha sergiledi.. Erman'ın sözleri uzun uzun yayınlandı.
Sonra ekranda ben göründüm. Ben de hakem hakkında uzun uzun konuşmuş, ama tam tersini söylemiştim.. Bir cümle yayınladılar. Ne dediğim pek anlaşılmıyor, ama, Erman Toroğlu'na hak verdiğim hissi veriliyordu. Doğrusu harika bir kurguydu.
Televizyon kameraman ve muhabirlerinin hepsi çok sevdiğim meslekdaşlarım. Hiçbir art fikir olmadan görevlerini yapıyorlar. Onları kırmak istemediğim için bu satırları yazıyorum zaten..
Lütfen bundan böyle bana gelmeyin dostlar.. Konuşmayacağım. Çünkü artık şeflerinize güvenmiyorum.
Galatasaray ne yapar?..
Milan, Paris St. Germain ve Deportivo La Coruna!..
Geçen yılın Galatasaray'ı olsa, "Bu turu geçer, yarı finale çıkar" diye senet dahi imzalardım..
Ama, dökülen Glaskow ve Monaco, bir şirin kasaba takımı Sturm Graz'ın grubundan ancak rakiplerin lütfu, hele Sturm'un resmen bağışlaması ile çıkabilen Galatasaray için aynı şeyleri söylemem mümkün değil..
Geçen yılın Galatasaray'ı ile bu yılınki arasındaki en büyük fark, Hakan Şükür gibi bir büyük takım oyuncusunun eksikliği değil sadece..
Hakan ve Arif'in yokluğuna rağmen, Fatih Terim, UEFA Şampiyonluğunu söke söke alırken, Avrupa'nın en büyük takımlarını arka arkaya deviren bir miras bıraktı geriye..
Bu miras hiç yönetimsiz, bu grup maçlarına girse, turu geçerdi.
Galatasaray ikinci tura Lucescu ile değil, Lucescu'ya rağmen geçmiştir.
Sezon ilerledikçe, geçen yıldan kalan mirasın nasıl hovardaca harcandığını gördük..
Fatih Terim'den sonra takım müthiş bir otorite boşluğuna düşmüş ve disiplinsizlik akıl almaz boyutlara ulaşmıştı. Florya ile ilgili öyle şeyler anlatılıyordu ki, inanılmaz.. Bedavadan görülen ve çok pahalıya mal olan kartlara kimse engel olamıyordu.
Buna bir de Lucescu'nun kendi vatandaşlarını kayırır gibi görünen tavrı eklenince, Galatasaray'ı, Galatasaray yapan en büyük unsur, "Takım ruhu ve yardımlaşma" dinamitlendi.
Çaykur Rize maçı için stada girerken çeşitli televizyon kameraları yolumu kesti. "Galatasaray grupta ne yapar" dediler..
"Geçen yılın Galatasaray'ı birinci olurdu" dedim.. "Bu yılki ise.." Yutkundum.. "Sonuncu olur" diyecektim, diyemedim.. "Zor" diye bir şeyler kekeledim..
İyi ki dememişim..
Çaykur Rize maçında, geçen yılın Galatasaray'ının işaretlerini gördüm yeniden..
Takım ruhu geri gelmişti. Oyunda yardımlaşma geri gelmişti.. Nihayet, "Beleşçi" Jardel, futbolcu olduğunun farkına varmıştı..
Bu eğer bir maçlık bir alevlenme değilse, Galatasaray, tarihinde üçüncü defa, çeyrek finale kalma başarısını gösterecektir. ("İlk defa, ilk defa" diyenler, Galatasaray'ın bir defa son dört, bir defa da son sekize kaldığını unutuyorlar. Turnuvanın statüsünün değişmesi, alınan sonucu değiştirmez.)
Gerek Milan, gerekse Paris St. Germain ve La Coruna geçmişteki güçlerinde değiller. Doğru, Galatasaray da değil.. Ama gruptan iki takım gidecek.
Galatasaray'ın bugün sakat ve cezalıları var. Bu yüzden ilk maçını deplasmanda Milan ile oynaması da şans.. 8-9 puanın tur atlama için yeterli olacağı hesaplarının yapıldığı bir grupta, takımın sahaya en eksik çıkacağı maçın, zaten sıfır veya bir puan hesaplarının yapıldığı bir maça denk gelmesi güzel değil mi?.
Yeter ki bu maçta yeni kartlar ve yeni cezalar gelmesin.