


Kürtçe TV
Geçen ay Hakkari'de bir tepeden, çatılarda çanak antenlerden oluşmuş beyaz ormanı süzerken bir dostum anlattı:
"Geçenlerde şehre yeni gelen bir öğretmen, evine çanak anten taktırmak isteyince komşuları şaşırmış. 'Öğrtetmen hanım, siz Kürtçe bilmiyorsunuz ki, ne yapacaksınız çanak anteni' diye sormuşlar."
Gerçekten de hemen her evin başına yapışan bu antenler, Avrupa'dan veya Kuzey Irak'tan yükselen Kürtçe seslere kabartılmış kulaklara benziyorlar.
O anlamda Başbakan Ecevit'in teşhisi çok doğru.
"Çağdaş iletişim teknolojisinin sınır tanımadığı"nı bilen Ecevit, İran ya da Irak yöneticilerinin yaptığı gibi bunları damlardan toplatamayacaklarına göre "Kürtçe TV'de, çağın gereğini yapmak gerektiğini" söylüyor.
Dün konuyu Meclis grubunda görüşen ANAP'ın lideri Mesut Yılmaz da TRT kanallarından birinden Kürtçe yayın yapılmasını öneriyor.
Ancak koalisyonun 3. ortağı MHP halâ tedirgin: Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz, "Bugün Kürtçe TV isterler, yarın 'Ayrı devlet olacağız' derler" iddiasında...
Bu iddia bile MHP'nin halâ bölge gerçeklerinden ne kadar uzak olduğunu gösteriyor. Oysa bu devekuşu politikasından kafalarını kaldırıp Güneydoğu'ya gerçekçi bakabilseler asıl şu anda uygulanan politikanın, ayrı devlet isteyenlerin ekmeğine yağ sürdüğünü görebilecekler. Çünkü yüzde 80'i okur yazar olmayan bölge halkının büyük bölümü kendi dilinde yayın izleme hakkını, -devlet tanımadığı için- sınır ötesi yayınlarla karşılıyor. Bu yayınlar da büyük oranda PKK'nın ya da Barzani'nin imzasını taşıyor.
Hele Devlet Bahçeli'nin Kürtçe televizyonu "azınlık hakkı talebi" olarak nitelemesi tam bir gaf... Kürtler bu ülkede "azınlık" olmadığı gibi "Kendi dilinde ifade ve yayın hakkı" da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin getirdiği temel haklar arasında...
***
Türkiye'de bu konuların konuşulması bile yasaktı bir dönem...
Özal, Kürtçe TV'yi ilk gündeme getirdiğinde büyük tepki görmüştü.
Oysa bütün bunlar zamanında tartışılabilse, belki bugün "Teröre ya da Avrupa'ya taviz veriyoruz" şeklinde algılanmayacaktı.
Şimdi "Ana dilinde yayın hakkı" Avrupa Birliği'ne üyelik çerçevesinde ve Ortalık Belgesi'yle gündeme geliyor ve tartışılmaya başlanıyor.
MHP'nin yıllardır uygulanan bu yasakçı politikanın sadece PKK'nın propagandasına yaradığını artık görmesi lazım.
ANAP da GAP TV'de bu propagandanın karşısına konulacak bir "Kürtçe devlet yayını"nın bölgede pek de bir etkisi olmayacağını anlamak zorunda...
Yapılması gereken, herhalde Türkçe için geçerli mevzuatı yeniden düzenleyip herkese ana dilinde yayın yapabilme hakkı vermektir.
Devlet, bu konuda bilfiil yayın yapmak yerine belki Avustralya'da olduğu gibi kanal tahsis ederek bağımsız yayıncılara yasal sınırlar içinde olanak sağlama işlevi üstlenebilir.
Çağdaş bir devlete yakışan da budur.
***
Şunda artık uzlaşmak zorundayız:
Bir kişiye ana dilini yasaklamak bir insanlık ayıbıdır.
Türkiye "dil yasağı" ayıbını bir dönem uyguladı, sonra neyse ki vazgeçti.
Şimdi sıra diğer ayıpların giderilmesinde...
Onlar da Avrupa kriterleri çerçevesinde birer ikişer gündeme geliyor.
"Kürtçe yayın hakkı Apo'nun işine yarar" diyenlere, endişelenmekte bir hayli geç kaldıklarını hatırlatmak isterim.
Küçük bir örnek vereyim:
Abdullah Öcalan geçen yıl avukatlarından İmralı'ya birkaç kitap getirmelerini istemişti ya; o kitaplardan biri "Alamut ve Gılgamış"tı.
Haber basına yansıyınca, daha önce kimsenin ilgisini çekmemiş olan bu kitap Güneydoğu'da aranan kitap haline geldi.
Geçenlerde sordum. "Alamut ve Gılgamış", Diyarbakır'da "1999'un en çok satan kitapları" listesinin ilk sıralarına yerleşmiş.
Oralarda durum zaten Ankara'dan fark edilemeyecek kadar karmaşık.
Biraz kafa çalıştırıp demokrasiyi bir ilaç olarak kullanmanın vakti geldi de geçiyor bile...