Kürtçe radyo ve TV yayın hakkı Türkiye'nin ülke bütünlüğü için tehdit oluşturan bir taviz olur mu?
Bu soru, PKK terörünün bitmediği, Apo'nun uğursuz savaşını sürdürdüğü dönemde sorulsaydı cevap hiç düşünmeden "evet" diye verilirdi.
Oysa bugün Türkiye ihanete dersini vermiş, eşkıyanın yalan ve tehditle rehin aldığı vatandaşlar kurtarılmış ve ülke, bütünleşme ve sosyal barış yolunda tarihi bir fırsat yakalamıştır.
Avrupa Birliği ile ilişkileri yürütmekten sorumlu Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz, Katılım Ortaklığı Belgesi'nin Türkiye'den "Bazı vatandaşlarına ana dillerinde yayın ihtiyacına cevap verecek mekazinmayı getirmesi"ni istediğini hatırlatarak dün şöyle dedi:
"Ben diyorum ki biz bunu yapabiliriz. Nasıl yapacağımızı daha konuşmadık. Ama biz bunun yapılmasından yanayız.."
"Bunu yapmazsanız ne olur veya bunu yapmıyoruz da ne oluyor?" diye sorduktan sonra cevabı kendisi veriyor:
"Vatandaşlarımızın önemli bir bölümü çanak antenlerle bölücü örgütün yayın organını izliyor. Devlet olarak bundan memnunsak devam edelim, memnun değilsek bölücü olmayan, ayrılıkçı olmayan ama yeterince belki Türkçe bilmediği için dünyadaki gelişmeleri, yayınları izleme ihtiyacını biz karşılayalım. Devlet olarak aklınızı kullanacaksanız. Kendi birliğinizi, kendi değerlerinizi korumak için o vatandaşlarınızı kendinize cezbedecek yayın politikasını mutlaka hayata geçireceksiniz. Başka çareniz yoktur.."
Evet, Katılım Ortaklığı Belgesi'nde Kürtçe yayın konusunda Türkiye'ye bir mecburiyet yüklenmiyor ama bölgenin şartları ve bölücü terörü önlemiş olmanın yarattığı imkanlar bize gerekli ve yararlı adımları daha korkusuzca atma şansını veriyor.
Şırnak'ta halkın yarısının Türkçe bilmiyor olması, bu insanları zehir saçmaya devam eden odakların hedefi yapıyorsa çare, işlemeyen yasaklara sarılmak değildir.
O insanlara sarılmak ve korumaktır.
Bunun yolu da onlara konuştukları dille ulaşmak ve sahip çıkmaktır.
Ona göre Güneydoğu'da terör döneminde kapısına dayanmış silahlı eşkıyanın ölüm tehdidi ile "Teröriste yatak vermiş, ekmek, su vermiş" ve bu yüzden "yardım ve yataklık" etmekle suçlanmış vatandaşlar da af kapsamına alınmalı.
Vicdan taşıyan herkesin katılacağı bir öneridir bu.
Çünkü bu vatandaşlara "suçlu" değil, savaş ortamında devletin koruma görevinden yararlanamayan "mağdurlar" gözüyle bakmak lazımdır.
Cinayet işlememiş örgüt mensuplarına "pişmanlık" hakkı tanıyan bir devletin, ailesini ve canını korumak mecburiyeti altında bırakılmış vatandaşlardan bu şansı esirgemesi hata olur.
Affı, adaletsizlikle malül kılar!
Yedi yıllık süre gerçekten sakıncalıdır. Çünkü iyi bir cumhurbaşkanı için az fakat iyi olmayan bir cumhurbaşkanı için de fazla uzun bir süre sayılabilir.
Ama bu değişiklikte ısrar edilecekse, geçerliliği Sezer'i kapsamına almamalıdır. Sezer 7 yıl için seçildi. Süresinin 5 yıla indirilmesi güvensizlik anlamına gelecektir.
Bunu hak etmiyor ve halk da kabul etmeyecektir.