kapat

15.11.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Magazin
banner
Sabah Künye
Ata Yatirim
Sofra
Cumartesi Eki
Pazar Eki
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

YeniBinyil
Turkport
1 N U M A R A
Sabah Kitap
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
Telsim
49 bin lira için gözaltı
Bu öykü gerçektir. Her an sizin de başınıza gelebilir. Balıkçıda yemek yerken polis kimliğinizi ister. Merkeze sorar ve 'Bizimle gelceksiniz' deyiverir. Ardından da paldır küldür götürüp 'içeriye' atar. Neden mi? Çünkü ödenmiş borcunuz bilgisayardan silinmemiştir!

49 bin lira.. 50 bile değil tam 49 bin lira. Yarım ekmek parası. Dilenciye verseniz yüzünüze ters ters bakar. Umumi tuvalete girseniz, küçük su bile dökemezsiniz.

Ama Türkiye'de bir insanın itibarı 49 bin lira için zedelenebilir. 49 bin lira için, aileniz korkulu dakikalar yaşayabilir. Küçük çocuğunuz ileride yaşamı boyu izlerini üzerinden atamayacağı bir fobiyle 49 bin lira için tanışabilir.

Bunların hepsi olabilir. Eğer devlete 49 bin lira borcunuz varsa başınıza her an her şey gelebilir.

Borcunuz yoksa da gelebilir! Çünkü siz bunu kanıtlayana kadar, zaten yaşamayı hak etmediğiniz saatleri yaşamışınızdır. İş işten çoktan geçmiştir.

Hep başkasının başına gelecek değil ya bu kez bizim başımıza geldi. İlk kez haberin unsuru olup çıkıverdik.

Geçelim, başımıza gelenleri anlatmaya:

Günlerden Cumartesi. 11 Kasım 2000.

Bu satırların yazarı, eşi ve iki arkadaşı ile sonbaharın son güzelliklerinden yararlanmak için Rumelikavağı'ndaki bir balıkçıya gider.

Balıkçının adı: Ayder...

Masada dört kişi vardır: Mehmet Tezkan (Sabah Gazetesi Genel Yayın Müdür Yardımcısı) Ruhsan Tezkan, Metin Soysal (Aktüel Dergisi Genel Yayın Yönetmeni) Nuray Soysal (NTVMSNBC'nin Dış Haberler Editörü).

Balıkçıya gidilip de önden ne söylendiyse masada onlar var. Yemeğin henüz başı. Saat 19:00 suları.

Biri deri ceketli sakallı; diğeri esmer, 'KİMLİKLERİ GÖRELİM'

kahverengi ceketli iki adam lokantaya girdi. Esmer olan yüksek sesle haykırdı:

"Asayiş kontrol. Kimliklerinizi çıkartın."

Masalara kimlikler bırakıldı. Sohbet kaldığı yerden devam ederken esmer polis memurunun sesi yine salonda yankılandı:

- Ruhsan Tezkan kim?

- Benim...

- Bizimle merkeze geleceksiniz!

- Neden?

- Kamuya borcun var...

- Ne borcu?

- Ben bilmem, bizimle merkeze geleceksin.

Metinle birlikte devreye girdik; "Polis bey ne borcu? Bizim devlete borcumuz yok."

Esmer polis kararlı:

- Beni ilgilendirmez. Olmadığını ispatlayın.

Cumartesi akşamı saat 19:30. Şaka gibi. Borcun olmadığını ispatla.

"Peki sen olduğunu ispatla" dedik. Lafın altında kalmıyor:

"Onu ben bilemem. Merkeze gidince görürsünüz. Yarın da Pazar; işiniz zor"

Yani:

- Bayan bu gece gözaltında.

Bütün lokanta nefesini kesmiş bizi izliyor. Rakı masasına bundan daha iyi konu olur mu?

Tartışa tartışa çıktık. Kapıdan dışarıya ayağımızı atar atmaz bu kez yakamıza garsonlar yapıştı:

- Abi hesabı öde...

Tepem atmış, "Ödemiyorum!" dedim, "Polis memuru ödesin."

Bu kez polis gerildi:

- Niye ben ödeyeyim?

Kararlıydım:

- Ben niye ödeyeyim?

Polis eşimi arabaya götürmek istiyor; garsonlar ise, "Bir dakika hesabı almadık" diye bizi teslim etmek istemiyordu.

Sonunda her zamanki gibi kazanan devlet oldu. 'AVUKATINI ARAYABİLİRSİN'

Yemediğimiz yemeğin parasını paşa paşa ödedik.

Eşim polis arabasına, biz kendi arabamıza yönelirken, bu kez deri ceketli ve sakallı olan eşimi uyardı:

- Bir tek telefon hakkın var. Avukatını arayabilirsin. Borcun olmadığına dair evrak getirene kadar nezarethanedesin.

İşin şakası yok. Polisler eşimi sivil bir polis otosuna bindirip son sürat Gayrettepe'ye doğru yöneldiler. Ön koltukta oturan esmer polis ise gazetecilerin masasında oturan bir suçluyu yakalayıp merkeze götürmenin keyfinden olacak, ayaklarını kaldırıp arabanın torpidosunun üstüne, konsola dayadı ve etrafı mutlulukla seyretmeye başladı.

Biz polis kadar mutlu değildik. Bir yandan kodese düşen eşimizi nasıl kurtaracağımızı düşünüyor, diğer yandan da devlete ne tür borcumuz olduğunu kestirmeye çalışıyorduk. Eşimin devlet memuru olmasının dışında devletle hiçbir alışverişimiz yoktu.

Gayrettepe'ye geldik. Polis müdürlüğünün ana ZAMAN AŞIMINA RAĞMEN...

kapısından girip sol taraftaki Asayiş İnfaz bölümüne gittik. Bir polis memuru eşimi kodese atmadan önce yeniden bilgisayara baktı ve suçunu söyledi:

- 1993'ten kalma 49 bin liralık cezanız var.

- 49 bin lira trafik borcu.

Bir diğeri atıldı:

- Yahu bu borç zaten zaman aşımına uğramış!

Komedi filmi gibi. Polisler sizi akşam saatinde yaka paça merkeze götürüyorlar. Borcunuz trilyonlar değil sadece 49 bin lira çıkıyor. Hem de bu borcunuzun zaman aşımına uğradığını söylüyorlar. Emniyet Müdürlüğü'nde olmasak kamera şakası yapıyorlar diyeceğim.

Olayı hatırladık. Bir trafik suçu nedeniyle mahkeme tarafından verilmiş bir ceza vardı. Ama cezayı biz ödemiştik.

"Biz bu parayı ödedik" dedik. "Ödediğinize dair kağıt getir" dediler. Zaman aşımına uğraması bile kurtarmıyor. Gece de olsa resmi kağıt istiyorlar. Bilgisayarda yazdı mı yandın. Gün ışıyıp mesai başlayana kadar nezarethane. Başka yolu yok. Haklı olup olmadığınızın ise hiç önemi yok. Kurallar kesin; bilsayarda adı çıkan doğru nezarethaneye.

İtiraf edeyim. Gazeteci olmamdan kaynaklanan YARIN YİNE OLABİLİR

bir imtiyaz, bizi geceyi emniyette geçirmekten kurtardı. İstanbul Emniyet Müdürü Kemal Abonoz'un yardımı eşime özgürlüğünü geri verdi.

Pazar sabahı doğru Sultanahmet Adliyesi'ne. Dosyalar açıldı. Evraklar çıkarıldı. Mahkeme tarafından eşime verilen 49 bin liralık para cezasını tam beş yıl önce ödediğimiz ortaya çıktı.

Bir kez daha yazalım: Tam beş yıl önce.

Düşüm belgesi alındı. Nöbetçi savcıya imzalatıldı. Evrakı veren memur başımıza gelenleri tek cümlede özetledi:

"Asayiş'te iki tane bilgisayar memuru var. Yetişemiyorlar. Siz bu belgeyi vereceksiniz ama yine bilgisayara girilmezse bir gece yarısı sizi yine gözaltına alırlar."

Haklı. Emniyet bilgsayara geçmiş ama kullanmasını bilmiyor. Yoksa 5 yıldır iki satırlık yazı işlenmez mi?

Sonunda savcıdan yazıyı aldık. Gayrettepe'ye gittik. Bilgisayara işlettik, suçsuz olduğumuzu ispatladık.

Farkındayım, öyküyü buraya kadar KOMİK AMA ÇOK DA VAHİM

gülümsemeyle okudunuz. Gülünmeyecek gibi de değil. Trajikomik.

Komik ama vahim. Hem de çok vahim. Durum çok ama tahmininizden çok daha ciddi.

Vahim çünkü; polis 49 bin liralık borç için size resmen katil muamelesi yapıyor. Topluluk içinde adınızı yüksek sesle bağırarak sizi afişe ediyor. Oturduğunuz masadan kaldırıp, nezarethaneye götürüyor. Amacı: 49 bin lirayı almak! Bunu yaparken mevcutiyetinin kaynağı olan vatandaşı hiç düşünmüyor; topluluk içinde rezil etmekten, onurunu zedelemekten çekinmiyor. Bir ırz düşmanına, bir katile, bir hırsıza nasıl davranıyorsa aynen öyle davranıyor.

Yani polis vatandaşını sevmiyor, herkese potansiyel suçlu gözüyle bakıyor.

Düşünün. Bir iş yemeğindesiniz. Masada önemli konuklarınız var. Sizin için çok önemli olan ticari bir anlaşmayı yapmak üzeresiniz. Polis bulunduğunuz yere giriyor, kimliğinizi alıyor. Ve sizi yaka paça 49 bin liralık trafik borcu nedeniyle götürüyor.

Ticari itibarınız ne olur? Masadaki diğer kişiler sizin hakkınızda ne düşünür? Bir daha aynı kişilerle nasıl bir araya gelirsiniz? Peki ya bozulan anlaşma? Ticari kaybınız?

BU BEDELİ KİM ÖDEYECEK?
Bir başka örnek, Genç bir anne. İki çocuğuyla bir çay bahçesinde oturuyor. Polis gelip, götürüyor. Yaşları 10 ile 6 olan iki çocuk kaldı mı ortada? Kim sahip çıkacak? Bu olayın ezikliğini, öfkesini üzerlerinden nasıl atacaklar? Ya aileniz, yakınlarınız, dostlarınız? Siz nezarethanedeyken onların yaşadığı telaşın, korkunun yarattığı tahribat ne olacak?

Ya sizin nezarethanede geçirdiniz gecenin bedeli? Yaşam bu kadar ucuz mu?

İşin daha da vahim yanı; polis istese sorunu daha yumaşak bir tavırla çözebilir. Ama çözmek istemiyor. Bilgasayarda suçunuz yazmıyor mu? Yazıyor.

Ne yazıyor? 49 bin lira borç: Bir sakız parası. İstese sizi uyarır. Mesai saatleri içinde sizi ilgili şubeye davet eder. Ama yapmıyor! Sizi rezil edip bir gece nezarethaneye atmayı tercih ediyor.

Vahim olan bu. Şık olmayan, insana endişe veren bu.

Daha da vahimi; polisin kayıtları gerçeği yansıtmıyor! Bilgisayar kayıtları doğru dürüst tutulmuyor. İşini iyi yapmayan memurun faturası yine vatandaşa kesiliyor.

Eminim, bu öykünün bir başka versiyonunu yaşamış binlerce mağdur vardır.

HATA BİLGİSAYARDA MI?
Burada hatayı sadece bilgisayara yıkmak kolaycılık olur. Zor olan; anlayışı davranışı, yaklaşımı değiştirmek, "suç ve suçlu" kavramlarındaki nüanslara dikkat etmektir.

Bu öyküyü okuyan her düzeydeki emniyet görevlisi yanlışlar zincirini düzeltmek için küçük bir çaba harcasa, insan haklarını rencide eden trajikomik olaylar bir kez daha gazete sayfalarını işgal etmez.

MEHMET TEZKAN


Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır