49 bin lira.. 50 bile değil tam 49 bin lira. Yarım ekmek parası. Dilenciye verseniz yüzünüze ters ters bakar. Umumi tuvalete girseniz, küçük su bile dökemezsiniz.
Ama Türkiye'de bir insanın itibarı 49 bin lira için zedelenebilir. 49 bin lira için, aileniz korkulu dakikalar yaşayabilir. Küçük çocuğunuz ileride yaşamı boyu izlerini üzerinden atamayacağı bir fobiyle 49 bin lira için tanışabilir.
Bunların hepsi olabilir. Eğer devlete 49 bin lira borcunuz varsa başınıza her an her şey gelebilir.
Borcunuz yoksa da gelebilir! Çünkü siz bunu kanıtlayana kadar, zaten yaşamayı hak etmediğiniz saatleri yaşamışınızdır. İş işten çoktan geçmiştir.
Hep başkasının başına gelecek değil ya bu kez bizim başımıza geldi. İlk kez haberin unsuru olup çıkıverdik.
Geçelim, başımıza gelenleri anlatmaya:
Günlerden Cumartesi. 11 Kasım 2000.
Bu satırların yazarı, eşi ve iki arkadaşı ile sonbaharın son güzelliklerinden yararlanmak için Rumelikavağı'ndaki bir balıkçıya gider.
Balıkçının adı: Ayder...
Masada dört kişi vardır: Mehmet Tezkan (Sabah Gazetesi Genel Yayın Müdür Yardımcısı) Ruhsan Tezkan, Metin Soysal (Aktüel Dergisi Genel Yayın Yönetmeni) Nuray Soysal (NTVMSNBC'nin Dış Haberler Editörü).
Balıkçıya gidilip de önden ne söylendiyse masada onlar var. Yemeğin henüz başı. Saat 19:00 suları.
Biri deri ceketli sakallı; diğeri esmer, 'KİMLİKLERİ GÖRELİM'
kahverengi ceketli iki adam lokantaya girdi. Esmer olan yüksek sesle haykırdı:
"Asayiş kontrol. Kimliklerinizi çıkartın."
Masalara kimlikler bırakıldı. Sohbet kaldığı yerden devam ederken esmer polis memurunun sesi yine salonda yankılandı:
- Ruhsan Tezkan kim?
- Benim...
- Bizimle merkeze geleceksiniz!
- Neden?
- Kamuya borcun var...
- Ne borcu?
- Ben bilmem, bizimle merkeze geleceksin.
Metinle birlikte devreye girdik; "Polis bey ne borcu? Bizim devlete borcumuz yok."
Esmer polis kararlı:
- Beni ilgilendirmez. Olmadığını ispatlayın.
Cumartesi akşamı saat 19:30. Şaka gibi. Borcun olmadığını ispatla.
"Peki sen olduğunu ispatla" dedik. Lafın altında kalmıyor:
"Onu ben bilemem. Merkeze gidince görürsünüz. Yarın da Pazar; işiniz zor"
Yani:
- Bayan bu gece gözaltında.
Bütün lokanta nefesini kesmiş bizi izliyor. Rakı masasına bundan daha iyi konu olur mu?
Tartışa tartışa çıktık. Kapıdan dışarıya ayağımızı atar atmaz bu kez yakamıza garsonlar yapıştı:
- Abi hesabı öde...
Tepem atmış, "Ödemiyorum!" dedim, "Polis memuru ödesin."
Bu kez polis gerildi:
- Niye ben ödeyeyim?
Kararlıydım:
- Ben niye ödeyeyim?
Polis eşimi arabaya götürmek istiyor; garsonlar ise, "Bir dakika hesabı almadık" diye bizi teslim etmek istemiyordu.
Sonunda her zamanki gibi kazanan devlet oldu. 'AVUKATINI ARAYABİLİRSİN'
Yemediğimiz yemeğin parasını paşa paşa ödedik.
Eşim polis arabasına, biz kendi arabamıza yönelirken, bu kez deri ceketli ve sakallı olan eşimi uyardı:
- Bir tek telefon hakkın var. Avukatını arayabilirsin. Borcun olmadığına dair evrak getirene kadar nezarethanedesin.
İşin şakası yok. Polisler eşimi sivil bir polis otosuna bindirip son sürat Gayrettepe'ye doğru yöneldiler. Ön koltukta oturan esmer polis ise gazetecilerin masasında oturan bir suçluyu yakalayıp merkeze götürmenin keyfinden olacak, ayaklarını kaldırıp arabanın torpidosunun üstüne, konsola dayadı ve etrafı mutlulukla seyretmeye başladı.
Biz polis kadar mutlu değildik. Bir yandan kodese düşen eşimizi nasıl kurtaracağımızı düşünüyor, diğer yandan da devlete ne tür borcumuz olduğunu kestirmeye çalışıyorduk. Eşimin devlet memuru olmasının dışında devletle hiçbir alışverişimiz yoktu.
Gayrettepe'ye geldik. Polis müdürlüğünün ana ZAMAN AŞIMINA RAĞMEN...
kapısından girip sol taraftaki Asayiş İnfaz bölümüne gittik. Bir polis memuru eşimi kodese atmadan önce yeniden bilgisayara baktı ve suçunu söyledi:
- 1993'ten kalma 49 bin liralık cezanız var.
- 49 bin lira trafik borcu.
Bir diğeri atıldı:
- Yahu bu borç zaten zaman aşımına uğramış!
Komedi filmi gibi. Polisler sizi akşam saatinde yaka paça merkeze götürüyorlar. Borcunuz trilyonlar değil sadece 49 bin lira çıkıyor. Hem de bu borcunuzun zaman aşımına uğradığını söylüyorlar. Emniyet Müdürlüğü'nde olmasak kamera şakası yapıyorlar diyeceğim.
Olayı hatırladık. Bir trafik suçu nedeniyle mahkeme tarafından verilmiş bir ceza vardı. Ama cezayı biz ödemiştik.
"Biz bu parayı ödedik" dedik. "Ödediğinize dair kağıt getir" dediler. Zaman aşımına uğraması bile kurtarmıyor. Gece de olsa resmi kağıt istiyorlar. Bilgisayarda yazdı mı yandın. Gün ışıyıp mesai başlayana kadar nezarethane. Başka yolu yok. Haklı olup olmadığınızın ise hiç önemi yok. Kurallar kesin; bilsayarda adı çıkan doğru nezarethaneye.
İtiraf edeyim. Gazeteci olmamdan kaynaklanan YARIN YİNE OLABİLİR
bir imtiyaz, bizi geceyi emniyette geçirmekten kurtardı. İstanbul Emniyet Müdürü Kemal Abonoz'un yardımı eşime özgürlüğünü geri verdi.
Pazar sabahı doğru Sultanahmet Adliyesi'ne. Dosyalar açıldı. Evraklar çıkarıldı. Mahkeme tarafından eşime verilen 49 bin liralık para cezasını tam beş yıl önce ödediğimiz ortaya çıktı.
Bir kez daha yazalım: Tam beş yıl önce.
Düşüm belgesi alındı. Nöbetçi savcıya imzalatıldı. Evrakı veren memur başımıza gelenleri tek cümlede özetledi:
"Asayiş'te iki tane bilgisayar memuru var. Yetişemiyorlar. Siz bu belgeyi vereceksiniz ama yine bilgisayara girilmezse bir gece yarısı sizi yine gözaltına alırlar."
Haklı. Emniyet bilgsayara geçmiş ama kullanmasını bilmiyor. Yoksa 5 yıldır iki satırlık yazı işlenmez mi?
Sonunda savcıdan yazıyı aldık. Gayrettepe'ye gittik. Bilgisayara işlettik, suçsuz olduğumuzu ispatladık.
Farkındayım, öyküyü buraya kadar KOMİK AMA ÇOK DA VAHİM
gülümsemeyle okudunuz. Gülünmeyecek gibi de değil. Trajikomik.
Komik ama vahim. Hem de çok vahim. Durum çok ama tahmininizden çok daha ciddi.
Vahim çünkü; polis 49 bin liralık borç için size resmen katil muamelesi yapıyor. Topluluk içinde adınızı yüksek sesle bağırarak sizi afişe ediyor. Oturduğunuz masadan kaldırıp, nezarethaneye götürüyor. Amacı: 49 bin lirayı almak! Bunu yaparken mevcutiyetinin kaynağı olan vatandaşı hiç düşünmüyor; topluluk içinde rezil etmekten, onurunu zedelemekten çekinmiyor. Bir ırz düşmanına, bir katile, bir hırsıza nasıl davranıyorsa aynen öyle davranıyor.
Yani polis vatandaşını sevmiyor, herkese potansiyel suçlu gözüyle bakıyor.
Düşünün. Bir iş yemeğindesiniz. Masada önemli konuklarınız var. Sizin için çok önemli olan ticari bir anlaşmayı yapmak üzeresiniz. Polis bulunduğunuz yere giriyor, kimliğinizi alıyor. Ve sizi yaka paça 49 bin liralık trafik borcu nedeniyle götürüyor.
Ticari itibarınız ne olur? Masadaki diğer kişiler sizin hakkınızda ne düşünür? Bir daha aynı kişilerle nasıl bir araya gelirsiniz? Peki ya bozulan anlaşma? Ticari kaybınız?