kapat

13.11.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Magazin
banner
Sabah Künye
Ata Yatirim
Sofra
Cumartesi Eki
Pazar Eki
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

YeniBinyil
Turkport
1 N U M A R A
Sabah Kitap
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
banner
ÇETİN ALTAN(caltan@sabah.com.tr )


Bir baston sallandı

Bütün bir hafta kapalı kaldıktan sonra Cumartesi günleri okuldan çıkınca, gidecek bir yer düşünürdüm. Beşiktaş'ta babamın uzakça bir akrabası otururdu. Çiseleyen yağmurun altında yürüye yürüye bazen ona giderdim. Kendi küçücük dünyasını bütün nüanslarıyla değerlendirmesini bilen açık gönüllü, aydınlık bir adamdı. Eski ahşap evini bir saray gibi görür, arada sırada uğradığı bir deniz kıyısı meyhanesini, Nice kıyılarında yaşanmış şaşaalı bir hayat gibi ballandıra ballandıra anlatırdı. Onun gözünde tahta sıralı Beşiktaş sineması, müthiş bir eğlence; garsonun getirdiği zeytin, siyah havyar; bira, şampanya gibiydi... Hiç unutmam, karısına aldığı dikiş makinesini, yeni kurduğu fabrikadan bahseden bir fabrikatör heyecanıyla anlatmıştı. Ona göre, kendisinin yediği balığı kimse yiyemez, kendisinin giydiği gömleği kimse giyemezdi. En iyisini, en güzelini, en ucuzunu bulurdu o. Ve bu avuntu içinde mutluydu. Burhan Cahit'in Karagöz dergisine takma isimle alaylı manzumeler de yazardı. Bir de galiba belediyede küçük bir işi vardı.

Sosyal seviyesi babamınkinden çok daha aşağı, fakat yaşama aşkı çok daha yukardaydı. Nitekim babam, hamala iki-üç kuruş fazla vermemek için, iki eline ıngılıkış yüklendiği etleri, zerzevatı eve getirirken yıkılmış ve bir daha kalkamamıştı. O da yine kalpten öldü, fakat kuytu bir köşede onsekizlik bir kızla sevişirken...

Cumartesileri bazen bu uzak akrabaya giderdim işte... Aramızda büyük bir dostluk kuramamıştık... Ben, onu babamın genişçe nüfuzu yanında, fazla basit, fazla güçsüz bulurdum. O da üstüme varmaz, kendini ispat etmek için tepinmezdi. Bana karşı elinden gelebilecek en büyük ikram Beşiktaş sinemasıydı. Sınıf arkadaşlarım Beyoğlu'nun birinci vizyon filmlerinde aile dostları olan genç kızlarla kuyruk tutarken, ben cebimde amcamın selamı Beşiktaş sinemasına giderdim...

Dönüşte bir çöküntü olurdu içimde... Erken bastıran soğuk kış akşamlarında ellerim üşürdü. Kırmızılı, yeşilli, çançanlı tramvaylar; birbirine sokulmuş kürklü kadınlarla, paltolu erkekleri; caddelerden, ışıklar içinde süzülerek evlere taşırlardı. Ben yalnızlığımın romantik garipliğini acı bir zevkle yudumlaya yudumlaya yürürdüm.

Böyle bir akşamda, Fındıklı'da bir elektrik direğine yaslanmıştım. Öyle bakıyordum etrafa. Bir şey mi düşünüyordum, yoksa düşünmüyor muydum; şimdi hatırlamıyorum. Bir baston sallandı burnumun ucunda... Küçük boylu, gözlüklü, tonton bir ihtiyar gülümsüyordu. Birden silkindim. Herhalde bir tanıdık olmalıydı.

- Baban nerede? dedi.

Anlaşılan babamın ahbabıydı. Anlattım babamın nerede olduğunu.

- Onun babası?

Kavrayamamıştım. Babam oniki yaşındayken ölmüştü babası. İhtiyar soruyordu:

- Ya onun babası?

Baston burnumun ucunda sallanıyordu. Yılların sulandırdığı bir beynin fantezisi benimle eğleniyordu. Ve soru devam ediyordu:

- Ya onun babası?

Toprak altında hepsi...

- E, iyi ya be evladım. Git gez, eğlen gül, ne durmuş düşünüyorsun burada öyle...

Kıs kıs gülerek uzaklaştı ihtiyar...

Geçen gün yaşlı bir dostta, çocukluğumun o ihtiyarını görür gibi oldum. - Boşuna uğraşıyorsun, diyordu. İnsanlık bu seviyesine yirmi bin yılda ancak gelebilmiş. Buna rağmen hala daha, canlı canlı birbirlerini yiyenler var dünyamızda... Senin istediğin noktaya insanların varmaları için; en az on bin yıl daha geçmesi gerek... Haydi diyelim ki teknik hızlandı. En azından yine iki bin yıl lazım... İki bin yıl geçmeden hiçbiri çözümlenmez bu problemlerin. Sen ne bakıyorsun bir avuç şatafata... Bütün bir yeryüzünü düşün... İnsanın hayvanlıktan büsbütün kurtulması, büsbütün insan olması ancak daha binlerce yıl içinde mümkün... Yirmi bin yılda bu kadar olabildi... Şimdilik birbirlerini öldürmesinler, birbirlerini yemesinler; yeter... Yoksa henüz insanlık, gerçek insanlığa kavuşmuş değildir. Onun için fazla yorma kendini... Olduğu kadarıyla yetin.

Ve sonra bazı bilimsel dergilerden bazı yüzler gösterdi bana:

- Bak, bu yüzler yirmi bin yıl önceki yüzler...

Bu hesaba canım sıkıldı. Savaşları, savaş tehditlerini, ölüm araçlarını, putları, tanrıları, hurafeleri düşündüm... Galiba ihtiyar dostun sözünde bir parça doğru vardı. Bütün iddialara rağmen barbarlık devrinden henüz kurtulamadığımız bir dünyada yaşıyorduk... Bir avuç insanın gücü, bütün insanları gerçek insan seviseyine bir anda ulaştırmaya yetmiyordu. Daha Eflatun dahi büyük kitlelere mal olmamıştı.

Çocukluğumda bir elektrik direğine yaslanmış düşünürken, burnumun dibinde sallanan baston, hala sallanıyordu:

- Başkalarını uyandırmak sevdasından vazgeç de, önce kendin uyan, diyordu.

Not: 36 yıl önce yazılmış bir yazı... "Kopuk Kopuk"tan...

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır