Resmi bir devlet kurumu; yazılarını, yahut gazetecilik yapma yöntemlerini beğenmediği kalem işçilerini kamuoyunda çürütmek için; onları çeşitli iftiralarla suçlama planları hazırlayabilir mi?
Ta gençliğimizden beri Türkiye'de bu tür uygulamalar olduğundan kuşkulanıp dururduk...
Şimdi ortaya çıkan belgelerle bu kuşkuların doğru olduğu kanıtlanıyor.
Ne devleti devlet yapan hukuksal bir tutarlılık; ne yasalara bağlı kalma sorumluluğu; ne "maddesiz suçlama olamaz" ilkesi...
Eski Osmanlı sultanlarından kalma, "Ben istediğimi ihya, istediğimi imha ederim" Jüpiter'leşmesiyle; yazılarını, yahut haberlerini kendince "yurt çıkarına" görmediğin kişiler için, saman altından karalama kampanyaları planlamak...
Bu karalama kampanyalarının kimler aracılığıyla yürürlüğe konduğu da ayrı bir konu...
Dans pistinin altına gizlice belalı mayınların yerleştirilmiş olduğu bir düğün salonunda; bir yanda mutluluk üstüne uydurma konuşmalar yapılırken; bir yanda sen, kendi kuşağının dış dünyadaki meslekdaşlarıyla aynı havalarda saf saf pasadoble yapmaya kalkıyorsun...
"Yok öyle şey, burası Türkiye... Burada yazı çizi adamları kendi kapasitelerinin evrensel tavanlarını özgürce arıyamaz; ancak bizlere katiplik yapabilirler... Önce vatan, işte o kadar..."
Bütün bu Jüpiter'leşmeler ne işe yaradı ki? Türkiye 20. Yüzyıl'ı da acı bir fiyaskoyla ıskalayıp ziyan etti.
"Yaşam kalitesi" açısından Yunanistan'ın bile 65 basamak altında bizim Türkiye... "Adam başına düşen ulusal gelir birimi" açısından ise uluslararası sıralamada 93. basamakda... Ya "Ulusal gelir dağılımındaki adaletsizlik" açısından nerede?
Tanzanya'nın dahi altında...
Resmi devlet kurumlarındaki önemli kişilerin; kendi kafalarına göre çürütülmesi gerektiğine inandıkları kişiler için, saman altından karalama kampanyaları hazırlamaları ne işe yaradı yani?..
İster siyasetçi, ister bürokrat olsun; Hazine'den geçinmelilerden yelkenleri en fazla şişkin olanların arasında bile bu sorunun yanıtını verebilecek "medeni bir cesarete" sahip kaç kişi var acaba?
Sanırız, sıfır...
Hazine'den geçinmelilerden özellikle yelkenleri şişkinler arasında "Medeni cesaret" sahiplerine pek rastlanmıyorsa da; yazı, çizi, sanat, düşünce ve bilim adamları arasında bir hayli rastlanıyor.
Örneğin dünkü Sabah'da Zülfü Livaneli'nin yazısı da bunun yeni bir göstergesiydi...
Livaneli'nin yazısından işte bir kaç paragraf:
"Dün Susurluk kazasının yıldönümüydü.
Aradan geçen dört yıl Susurluk'u aydınlatmaya yetmedi. Çünkü bir takım güç odakları, sürekli olarak gerçeğin ortaya çıkışını engellediler.
Uyuttular; hasır altı ettiler.
Çünkü işin ucu, 'yüksek makamlara' ulaşıyordu...
Susurluk'dan yıllar önce bu ülkede bir Lockheed skandalı yaşanmıştı. Bu şirketin bütün dünyada kimlere rüşvet verdiği tek tek açıklandı. Anlı şanlı insanlar yargılandı ama bir tek ülke bu sırrı saklamayı başardı.
Tahmin ettiğiniz gibi bu ülke Türkiye idi.
Lockheed'in saklanması Susurluk'u hazırladı.
Susurluk'a göz yumulması, kara parayı ve banka soygunlarını teşvik etti..."