kapat

04.11.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Magazin
banner
Sabah Künye
Ata Yatirim
Sofra
Cumartesi Eki
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

YeniBinyil
Turkport
1 N U M A R A
Sabah Kitap
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
banner
ALİ KIRCA(alikirca@sabah.com.tr )


Kitap olmak

Kitap yazmak, yazarlık sevdasını iş edinenin varacağı son nokta...

Kitap okumak, hayattan damıtılan duyguyu, düşünceyi paylaşmak hayatı yazanla...

Ya kitap olmak!..

Bir gazetecinin yazılarının kitaplaştırılmasına, bizim yüklediğimiz anlam bu!..

İşin en zoru da o işte...

Kitap olmak; akıp giden film karelerinden herhangi birinin hayatın herhangi bir anında donması gibi birşey...

Yazıların kitaplaştırılması; zamanın içinde hızla akmaya çalışan volkanik satırların, bir anda taşlaşıp kalması...

İnsan belleğinin, kimi zaman çok işe yarayan "unutkanlık" zırhından yararlanamamak demektir kitap olmak...

Bugünün ulaştığı değer hükümleriyle "dün" söylediklerinizin yargılanmasına fırsat vermek demektir...

O nedenle biraz da cüretkâr bir iştir bir gazetecinin yazılarının kitaplaşmasına göz yumması...

Safiyane bir heveskârlık ya da...

"Değişmeyen tek şey değişimdir" diye bağırırken dünya halleri; o ne cesarettir!..

Bizse, tam tamına dördüncü kez cüret ediyoruz bu umarsız işe...

Son birkaç yılın yazılarını "Sedir Ağacının Kokusu" kapağı altında, zamanın insafsız vurgunlarına karşı yazıldıkları ve söylendikleri anda donduruyoruz...

Ya da akşümüstü yazılarının dördüncüsüyle direniyoruz zamana...

Oysa, kitabın sayfalarını karıştırınca görüyoruz ki; yıllar önce kendimiz söylemişiz, yaptığımızın ne kadar umarsız bir iş olduğunu... "İşe yaramayan cevaplar" başlıklı yazımızın satırlarında... İşte o yazı:

***

Yıllar önce bir odanın duvarlarında rastlamıştım o iki satırlık yazıya... Gördüğüm duvar yazılarının belki de en anlamlısıydı.

Ya da bana öyle gelmişti. Şöyle diyordu.

"Tam hayata ait bütün cevapları öğrenmiştik ki, soruları değiştirdiler."

Sanki, hayatımız hep böyle geçiyor gibiydi.

Tam her şeyi öğrenip kavradığımızı sanıyorduk.

Tam her şeyi açıklayabiliyorduk ki; o anda her şey değişiyordu.

Bir türlü yakalayamıyorduk asıl gerçeği

Bir türlü eremiyorduk yaşadıklarımızın sırrına.

Bir türlü ayak uyduramıyorduk hayatın tik-taklarına.

Bir türlü dokunamıyorduk ellerimizle akan zamana.

Bir türlü anlayamıyorduk ne olup bittiğini... Çünkü;

Tam hayata ait bütün cevapları öğreniyorduk ki soruları değiştiriyorlardı.

Tam çocukluğun ne olduğunu anlayıp doyasıya yaşamaya çalışırken, görünmez sopalar var gücüyle iniyordu avuç içlerimize:

"Yeter artık, büyüdün sen, büyüdün..."

Soruları değiştiriyorlardı.

Gençliğin sonu, hepsinin en zamansızı, en haziniydi belki de...

Soruların değiştiğinin bile farkına varmıyordunuz.

Yüreğiniz kanatlanıp uçuyor, bedeniniz ayaklarınızdan aşağı çekiyordu.

İşe yaramıyordu gençlik sorularıyla hayatı açıklamanız kendi kendinize.

Soruları değiştiriyorlardı.

En zor olanı, aşka ait doğru cevapları bulmaktı. En zor olanı aşkı açıklamaktı.

Tam bulduğunuzu sandığınız anda vuruyordu ayrılık ya da vuslat zamanının çanları. Ayrılınca da anlamsız kalıyordu sorular; kavuşunca da...

Her halükârda soruları değiştiriyorlardı. Kalakalıyordunuz ortada...

Tam iktidarı öğrenip ayakta kalmaya çalışırken, soruları değiştiriyorlardı. Bocalayıp duruyordunuz muhalefet sıralarında.

Ya da, dolu-dizgin koşarken ve kuru sıkı atarken muhalefet yollarında, birdenbire iktidarın saltanat koltuğunda buluyordunuz kendinizi. Soruları değiştiriyorlardı. Şaşakalıyordunuz... (Veya, ekonomik iktidarınızın doruğundayken zorlu soruların ve hatta sorguların muhatabı oluyordunuz...)

Kitaplar, tarihin ve insanlığın akışına dair 'hükümler' indiriyordu önünüze. İrşat oluyordunuz. An be an, saat ve saat biliyordunuz olmuşları ve olacakları. Yeşil ve kızıl ütopyalar süslüyordu beyninizin kıvrımlarını. Lakin bir gün, birdenbire soruları değiştiriyorlardı.

Cevabını bilmediğiniz bilgi toplumunun labirentlerinde afallıyordunuz.

Ve en nihayet, perdenin iniş saatlerinin yaklaştığı o 'meş'um' saatlerde her şeyi anlıyordunuz, her şeyi... Hayata dair ne kadar denklem varsa çözümlenmemiş, kolayca buluyordunuz en müşkül cevapları... Ayan beyan ortadaydı hayatınızı sarmalayan kördüğümlerin ipuçları... Anlıyordunuz...

Lakin, o zaman da...

"Sual ve sınav mahalli"ni değiştiriyorlardı.

Bir yolu vardı elbette... Şair ne diyordu:

"Ne doğan güne hükmüm geçer,

Ne halden anlayan bulunur..."

İş, geçen ve geçmekte olan zamanı çözümlemeye çalışmakta değildi.

Ne zaman ki, 'Doğan güne hükmetmeye' başlayacaktık, o zaman çözecektik yarının cevaplarında göz kırpan hayatın sırrını...

Ya da...

Fazla da takmayacaktık kafamıza böyle alengirli duvar yazılarını...

***

Umarız, bu son kitap, hayata dair soruların "işe yaramayan cevapları" olarak tozlanıp kalmaz belleklerde...

***

("Sedir Ağacının Kokusu"yla bugün saat 17.30'da TÜYAP Kitap Fuarı'nda imza gününde olacağız... İşe yarar cevapları birlikte bulmak için...)

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır