kapat

04.11.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Magazin
banner
Sabah Künye
Ata Yatirim
Sofra
Cumartesi Eki
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

YeniBinyil
Turkport
1 N U M A R A
Sabah Kitap
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
banner
MEHMET ALTAN(maltan@sabah.com.tr )


Komplo kurmak serbest mi?..

Doğrusu, 21 Ekim 2000 tarihli Yeni Şafak Gazetesi'nin sürmanşetindeki, Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı tarafından hazırlandığı iddia edilen ve bazı işadamlarına, politikacılara, İnsan Hakları Derneği yöneticilerine, içinde benim de bulunduğum köşe yazarlarına "iftira atılmasını" öneren belgeyi görünce pek inanmak istememiştim. Herşeye rağmen, Türkiye'nin komploculuğu resmi evraka dökecek kadar çıldırmadığını umuyordum. Yanılmışım.

Genelkurmay Genel Sekreterliği'nin önceki gün sahiplendiği belgenin bir fotokopisi de bende var. Türkiye'nin nasıl bir "hukuk devleti" olduğunun göstergesi olarak belki de çerçeveleterek saklamak gerek.

O dönemde bazı generaller gibi düşünmeyen köşe yazarlarına neler yapılmasının tertiplenildiği bu belgede şöyle ifade ediliyor:

"Adı geçen gazetecilerin kamuoyunda saygınlığının azaltılması ve itibarının düşürülmesi, terör örgütüne sağladığı dolaylı destek ile aleyhlerine kamuoyu oluşturulması..."

"Örgütün para ile her şeyi kendilerine yaptırttığının gazete sahiplerine, seçilen köşe yazarlarına ve televizyonlara aktarılması..." "Bazı basın mensuplarının terör örgütünün oyuncağı olduğuna ilişkin bir bilgi notu hazırlanması... Bir mektup kampanyasının düzenlenmesi..."

Bu "parlak" fikirleri, dönemin İstihbarat Dairesi Vekili bir tümgeneral ile dönemin İç İstihbarat Şube Müdürü bir kurmay albay kağıda dökmüş. Belge onay için de Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir'e gönderilmiş. Ve, sonradan yaşadıklarımıza bakılınca da anlaşılıyor ki, onaylanmış.

Bize basında yapılan baskıların ve "seçilmiş köşe yazarlarına" saldırıların hepsinin kaynağı meğer o dönemin Genelkurmay'ı imiş. Yargının devreden çıkarıldığı, bazı generallerin kendileri gibi düşünmeye herkesi topyekün düşman ilan ettiği ve hiç çekinmeden o insanlara karşı "psikolojik savaş yürüttüğü bir hukuk devleti"... Hoşuna gitmeyen herkesi yargı margı dinlemeden "silah gücüyle" saha dışına itmenin hak bilindiği bir ülkenin hukukla ve devletle ne kadar ilgisi olabilirse artık.

SAVCILAR NEREDE?
Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşlarına "komplo kurmak" mantığıyla düzenlenen "Güçlü Eylem Planı" 24 Nisan 1998 yılında yürürlüğe kondu. İlk hedef Mehmet Ali Birand, Cengiz Çandar ve Akın Birdal idi. Operasyon, Şemdin Sakık'ın söylemediklerini "söylemiş" gibi göstererek başlatıldı. Bir sanığın ilk ifadesinin "gizli" olduğu ve hiçbir şekilde açıklanmayacağı gibi bir yasa maddesi, yapılanlar yanında ayrıntıda kaldı. Çünkü bazı generallerin o ifadelere elyazısı ile ilaveler yaptığını artık biliyoruz. O günden bugüne bir tek savcı da bu konunun üzerine gitmedi.

Üzerine gitmeyi bırakın, Genelkurmay dünkü açıklamasında olup biteni şaşırtıcı bir biçimde savundu. Hukuken suç, vicdanen ayıp olan bir eylemi savunmak yerine, bunları yapanları kınayıp, üzüntülerini açıklasalardı herhalde herkes için daha iyi olurdu.

Gönül isterdi ki, Genelkurmay, Güçlü Eylem Planı'nın artık eskide kalmış bir ufak grubun, hukuku paramparça ederek yaptığı bir korsan girişim olduğunu kabul etsin ve dönemin sorunları için de yargısal işlem başlatsın. Bir daha böyle şeylerin olmayacağına dair topluma söz versin. Ama olmadı.

BELA GETİRİR
Hukukun dışına çıkıldıkça toplumun düzenini sağlayan kural kalmadığı için çürüme artar. Susurluk'un içinde yer aldığı savcı iddianamelerinde yazılan sivil ve asker devlet görevlileri yargıdan kurtarılır, buna karşılık "demokrat" köşe yazarlarını imha planına yeşil ışık yakılırsa çürüme çok derinlere yayılır.

Son belgeyle bir temizlik imkânı doğduğu halde ne yazık ki hamaseti bol bir üslup seçildi. Başbakan'a konuyla ilgili soru önergesi veren milletvekiline hakaret edildi. Bunlar, Avrupa Birliği tam üyesi olma arzusunu beyan eden bir ülkede olabilecek işler değil. Geçmişinde İttihat ve Terakki gibi bir gizli örgüt anlayışının olduğu devletlerin hukuka saygılı bir hale gelmesi, eğer toplum bunu dayatmazsa kolay görünmüyor.

Köylü yığınlarının devletten geçinmeyi beklediği, eğitim ortalamasının ilkokul dört bile olmadığı, sanayileşmeyi aşamamış ve bütçesinden yargısına ayırdığı para, savunmaya ayırdığının onyedide biri olan bir ülkeden daha ne beklenir ki?

Türkiye'de soygunlar 28 Şubat süreci ile daha da hızlandı. Susurluk gibi bir koca rezaletin üzerine gidilmediği gibi askeri darbeyi destekleyenlerin devleti soymalarına iyice göz yumuldu. Bu dönemin, ihalelerden özelleştirmeye kadar her alandaki rant yağması herhalde zaman içinde daha da iyi anlaşılacak. Devlet olanaklarının dağıtılması ile 28 Şubat darbesi arasındaki ilişkiler çok daha net bir biçimde ortaya çıkacak. O dönemin askeri aktörlerinin her türlü bankacılık olayının içinde yer alması sadece tesadüf mü?

DOĞRU YOK GÜÇ VAR
Türkiye'de demokratikleşmeyi savunan, ülkenin dirlik ve düzenliğinin cumhuriyetin demokratikleşmesi sayesinde sağlanabileceğini söyleyen, aksi halde temel sorunların çözümlenemeyeceğini savunanlara o dönemin Genelkurmayı'nın neyi reva gördüğü gayet net bir biçimde açığa çıktı. Burada dehşet veren bir başka nokta da, psikolojik savaşın "seçilen köşe yazarları" vasıtasıyla yürütülmesi. Bir basın düşünün ki, orkestra şefliğini Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanlığı yapıyor. Askeriyeye endekslenmiş medyanın, kendi mesleğini evrensel standartlarda yapamayacağı için ayakta kalması çok zorlaşır. Yeryüzü ölçeklerinde bir demokrasi talebi olanın susturulduğu ve "militarist katipler" tarafından karalandığı bir ülkenin gelişmesine imkân var mı? Medyası bu hale gelmiş bir ülkede çürüme önlenebilir mi?

Zaten bir türlü kişi başına üç bin doları aşmamamız nasıl bir soruna takıldığımızı gösteriyor. Böylesine tek tip düşüncenin, böylesine zorbalığın hakim olduğu bir toplum ne kalkınır, ne de zenginleşir.

Ama gene de sevinilecek bir yan var bu gelişmelerde. Eskiden dertlerin sebepleri bu kadar net değildi. Şimdi tablo her gün biraz daha aydınlanıyor. Bu kadar ürkütücü bir tablonun tek umut verici yanı da bu zaten.

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır