Çankaya'ya ayağımızı basmayalı tam 7 yıl olmuştu. Cumhuriyet Bayramı kutlaması nedeniyle Cumhurbaşkanı'nın davetini alınca, Köşk'ün yolunu tutmakta tereddüt etmedim. Merakım Çankaya'nin kendisi değildi. "Köşk'ün yeni sakini"ni yani Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'i yakından görmek ve doğrudan bir izlenim sahibi olmak için bir vesileydi. Sezer'in gazetecilerden uzak durmasını hararetle destekleyen birisi olarak, kendisine o akşam söylediğim gibi, görev süresi yani 7 yıl boyunca "Hiç görüşmesek, kendisini hiç tanımasam bundan asla yüksünmeyecek" olmakla birlikte, doğrudan bir izlenim sahibi olabilmeye yönelik merakımın da bulunduğu bir gerçekti.
Türkiye'nin Avrupa Birliği rotasında, çağdaş, bir başka deyimle "saydam" bir devlet, temiz, bir başka deyimle "sağlıklı" bir toplum, enerjik bir ülke olabilmesi, gelinen noktada, herkesin kendi işini, kendi sınırları içinde ve kurallara uygun biçimde yapmasıyla mümkün. Bundan önceki Cumhurbaşkanı'nın "seçilmiş" medya mensuplarıyla oluşturduğu ve geliştirdiği yılışık ilişkiler, Türkiye'de birçok meselenin suyunun çıkmasında önemli pay sahibi idi. Bu bakımdan, Ahmet Necdet Sezer'in medya mensuplarına mesafeli -ve en önemlisi herkese ilkesel biçimde eşit mesafede- duran tavrını çok önemsiyordum ve önemsiyorum.
O akşam, "cumhur"dan biri olan, alçakgönüllü, zarif ama belkemiği sahibi olduğu her hali ve tavrından belli bir "Başkan" ile karşılaşmış olmaktan mutlu oldum. Ahmet Necdet Sezer'in Çankaya'da bulunuyor ve 7 yıl daha bulunacak olmasını, Türkiye'nin büyük talihi olarak bir kez daha farkettim. Ve, Cumhurbaşkanı'nın, niçin yüzde 80'lere varan inanılması zor bir kitlesel popülariteyi elde ettiğini çıplak gözle görebildim.
Aynı gün, İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, İstanbul'da gerçekten "tarihi" bir konuşma yaptı. Tantan, bir yılı aşkın bir süredir aynı makamda. Ancak, söz konusu konuşmasının üzerinde önemle durulması gereken içeriği ile, Çankaya'nın tepesindeki değişikliğin doğrudan ilişkili olduğu kanısındayım. "Bir numaralı tehdit" olarak ve doğru biçimde ilan ettiği "yolsuzluk"u konuşmasının başında "kamu kaynaklarının ve milletimizin birikimlerinin soyulması, talan edilmesi" olarak tanımlayan Tantan, bunun yol açtığı "kötülükleri" yine isabetle şöyle sıralamıştı:
"Fakir ve muhtaçların durumlarını daha da zorlaştırıp haklarını ihlal ediyor; Demokrasiyi temelinden sarsıyor; Hukukun üstünlüğü ilkesini altüst ediyor; Eşitlik ve adalet ilkelerini ve devlete olan güveni sarsıyor; Ekonomik rekabeti olumsuz etkiliyor; Suça teşvik ediyor ve suç oranlarını arttırıyor. Mafyalaşmaya yol açıyor. Verimsiz yatırımlara yol açıyor; Yabancı sermayeyi kaçırtıyor; Kalkınmayı geciktiriyor ve hepsinden önemlisi yolsuzluk, yoksulluğu arttırıyor ve toplumu ahlaki çöküntüye sürüklüyor."
Fakat bence, konuşmasının "en canalıcı" bölümü şu cümlelerden oluşuyor ve Türkiye'deki tüm kepazeliğin özünü vurguluyordu:
"Ne yazık ki, bu soygun ve talan düzeninin baş aktörleri gerçekten de toplum ve kamu hayatımızda güçlü ve etkili olmaya muvaffak oldular. Güçlü ve etkili oldukları için gündemimizi de onlar tayin etti. Halkımız çoğunlukla onların tayin ettiği gündem çerçevesinde düşünmek, değerlendirmeler yapmak zorunda bırakıldı. Önemliyi önemsiz, önemsizi önemli olarak göstermeye muvaffak oldular. Çünkü önemli ile önemsizi tayin etme tekeli onların ellerindeydi. Böyle bir ortamda onların tayin ettiği sahte gündemin peşine takılanlar övgüler kazandı, aksine davrananlar kınandı, tecrit edildi. Ama her türlü imkanlarına rağmen halkımızın sağduyusunu yok edemediler ve edemeyecekler. Halkımız kendi gündemini kendisi tayin etmeye başlamıştır." İşte tam da bu sebeple, "gündem tekeli"ni elinde bulunduran "soygun ve talan düzeninin baş aktörleri"ne rağmen, Cumhurbaşkanı Sezer'in popülerlik oranı yüzde 80. Halkın sağduyusu sayesinde.
Bizler de tam bu nedenle, sayımızla, mali durumumuzla, elimizdeki araçlarımızla son derecede ters orantılı bir gücün sahibiyiz. Böyle bir "güç", hiçbir başka "güç"le değiş-tokuş edilmeyecek kadar değerli.
Kim ne derse desin, Türkiye, "21.yüzyıl yürüyüşü"ne çıkıyor...