kapat

02.11.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Magazin
banner
Sabah Künye
Ata Yatirim
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

YeniBinyil
Turkport
1 N U M A R A
Sabah Kitap
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
banner
HINCAL ULUÇ(uluch@sabah.com.tr )


Acı ama, gerçek.. Bizde "Seyirci" yok!..

Bir kez daha karar verdim ki, bizde seyirci yok.. "Taraftar, maraftar" diye kendi kendimizi aldatıyoruz.. Futbolcular, yöneticiler ve gerçeği bildiği halde, tiraj korkusu ile göz yuman medya bu aldatmacaya çanak tutuyor..

Seyircinin ne olduğunu mesela Monaco'da gördüm..

Takım 9 kişiye düştüğü anda, tribünlerin maça nasıl katıldığını, asıldığını ve oyundan atılan iki kişinin yerini nasıl aldığını hayranlıkla izledim..

Topun Galatasaray'a her gelişinde tribünlerde gök gürledi sanki, ıslık seslerinden ve bizimkilerin ayakları ellerine dolaştı adeta.. O ıslıkların arasında, rahat ve sakin oynama şansını bulamadılar.. Beraberliği yakalama bir yana, Monaco'ya karşı averajı öne geçirecek altın golü atıp, maçı 4-3 bile yapamadılar.

Glascow'da, Berlin, Münih, Torino, Milano, Manchester ve Londra'da durum farklı değil.. Oralarda da seyirci var.. Bizde ise, aldatmaca..

Gerçek futbol seyircisi ise, bizdeki "Seyirci sanma" arasındaki en büyük fark, işin adında..

Onların seyircisi gerçek. Çünkü maçı seyrediyor.. Bizimki aldatmaca.. Çünkü maçı seyretmiyor..

Bizim seyirci maçı "SEY- RET- Mİ- YOR!.."
Seyretmeyince de, "Seyirci" olmuyor, olamıyor. Mesele bu kadar basit..

Onların seyircisi, maça senkronize.. Tribünden sesler, maça paralel ve anında geliyor..

Diyelim, sol açıkları enfes bir çalım atıp, daldı.. Tribünler hemen gürlüyor.. Solaçık yaptığı güzel hareketin algılandığını ve alkışlandığını hissediyor ve daha da coşuyor..

Oysa, mesela Ali Sami Yen'de, mesela Suat harika bir hareket yapıyor, tribünlerde zerre reaksiyon yok.. Çünkü o sırada kapalı ve açık tribünler, maçtan kopmuş, koro halinde Beşiktaş'a, ya da Fener'e sövmekle meşgul.. Suat, yarattığı güzelliğin seyredilmediğini hissediyor, hevesi kursağında kalıyor ve sönüyor..

Şimdi, bizim "Aldatmaca" seyircinin belli başlı yanlışlarını sıralayalım..

1. Maça erken geliyor, daha ortada ne takımları, ne rakipleri varken, gırtlaklarını yırtarcasına bağırıp seslerini kısıyor, durmadan tepinip bitkin hale geliyorlar.. Halleri kalmadığı için, asıl bağrılması gereken maç anında, susup oturuyorlar.

2. Kendi takımlarına has, özgün bir tezahüratları yok.. Bir şarkıyı bütün kulüplerin taraftarı bir sözcük değiştirip söylüyor. Yeteneksizlik mi, yaratıcılık yoksunluğu mu, tembellik mi bilmem.. Türkçe bilmeyen birinin, hangi takım lehine tezahürat yapıldığını anlaması imkansız.. Ayni melodi, ayni sözlerle, Galatasaray, Beşiktaş, Trabzon, Fener, Çemişkezekspor coşturulmaya çalışılıyor. Bir Beşiktaş- Galatasaray maçında iki tribünden de ayni şarkı geliyor.. Şimdi sahadaki futbolcu, o oyun telaşı ve stresi içinde kimin lehine tezahürat yapıldığını fark edebilir mi?. Öyle bir şarkın olmalı ki, senin kulübünle özdeş. Dünyanın neresinde söylenirse söylensin, "Bu Galatasaray'ın şarkısı" denmeli.. Var mı?.. Duydunuz mu?.

3. Seçilen ve yıllardır söylene söylene artık bıkkınlık veren şarkılar, sporun istediği tempoda değil. Tam tersine uyutucu arabesk şarkılar.. Oyuncuyu coşturacağına, nerdeyse söndürüyor. Çoğu zavallılık, kimsesizlik, yoksulluk ve yokluk ifade eden, acındırma şarkıları.. Başarı istenmiyor, dilenciler gibi yalvar yakar olunuyor.. Tribünde takımı ile mağrur, gururlu, başı dik seyirci yok, zavallı dilenciler var sanki. Futbolcu bunlara mı güvenecek?.. Bunlarla mı coşacak, düşünen yok.. Oysa el oğlu gümbür gümbür "Marş" söylüyor. Maça tempo, maça hız getiren, oyuncusuna güven ve gurur aşılayan marşlar söylüyor, acılı arabesk ağıtlar yerine..

4. Maç boyu, yamyam tamtamları gibi durmadan çalınan davullar, gürültü kirlenmesi ve stres yaratıyor. Bu da sporcunun performansını düşürüyor.. Oysa davul, bir tempo aracı.. Batılı ülkelerde, uygarlıkta, tribünlere işaret vermek için, en kritik anlarda kullanılıyor.. Böyle kullanılınca, monotonluktan kurtulup etkili hale geliyor. Bizde maçı seyretme ve oyunun durumuna göre tezahürat zerre kadar bilinmediğinden, 90 dakika boyu davul çalıp, takımın canına okuyanlar, bir de marifet yaptıklarını sanıyorlar. Bilimsellikten, psikolijiden, çağdaşlıktan haberleri olmayan yöneticiler de, bu davul ve davulcuları, bir de dünyanın masrafını edip, dünyanın dört bir yanına taşıyorlar üstelik.. Bir 90 dakika durmadan çalan davulu düşünün, bir de mesela, Hagi, korner veya frikik atarken, idam mangasının yanında çalan trampetler gibi gürleyen davulu.. Rakip takımı hangisi dehşet içinde bırakır, kendi futbolcusunu hangisi coşturur?.

5. Seyirci maçı seyretmiyor. En başta onları yöneten tribün liderleri maçı seyretmiyorlar. Sahaya, sahadaki oyuna sırtı dönük birisi, oyunu, oyuncunun psikolojisini nasıl okur da, ona tribünden yardımcı olabilir ki zaten.. Avrupa medyasında, bu sırtı sahaya dönük seyirci ve tribün liderleri hakkında nasıl alay yazıları çıktığını bilemezsiniz.. Oysa seyirci maçın her anını izlemeli ve anında reaksiyon göstermeli ki, kendi oyuncusunu, rakibi veya hakemi etkileyebilsin.. Anında reaksiyon.. Seyirci olmanın en büyük sırrı burda.. Bu Avrupa'da var, bizde yok.. Bu yüzden bizim seyircinin maça etkisi yüzde 1 bile değil..

6. Bizdeki seyirci, kendine seyirci.. Her şey çok iyi giderken bakıyorsunuz, birbirlerine düşüyorlar. Tribünler arası takışma, tribün içi kavgalar başlıyor. Ayni takımın seyircisinin, takım çok kritik bir maç oynarken, maçı bırakıp birbirine düşmesini, sadece bizde gördüm..

7. Bizdeki seyirci, ne yazık ki, kendi takımının en büyük düşmanı.. Pek çok futbolcunun ve takımın deplasmanda daha iyi oynamasının sebebi, bu kendi seyircisinden gelen baskı.. Kendi takımına, kendi futbolcusuna söven, döven seyirci dünyanın başka uygar ülkesinde yok.. İşler iyi giderken ve futbolcunun desteğe ihtiyacı yokken coşuyoruz.. Ama maç sıkıntıya düştüğünde, futbolcu tribünlerden gelecek bir coşku işaretine fena halde muhtaçken, tam tersini yapıyor, korolar halinde kendi takımımız, kendi futbolcumuzu protesto etmeye başlıyoruz. Takım zaten yıkılma durumunda iken, bir tekme de biz atıyoruz.. Yimpaş Yozgat maçının onuncu dakikasında Galatasaray seyircisi, bu takımın gelecek yıllarına büyük ağırlık koyacak bir umudu söndürmeye kalktı. Her topu alışında Bülent'i ıslıklamaya yuhalamaya başladılar. Sebeb ne olursa olsun, seyirci, hem de maçın başında, genç bir umudu çökertir mi?.. Çökertirse ona "Taraftar" denir mi?.

8. Taraftar, sadece kendine taraftar olduğu için, "Kötü gün dostu" olması gerektiğini bilmiyor. Kötü günde, futbolcu bir sille de kendi taraftarından yiyor. Kendi kulübünü, kendi antrenman sahasını basan, kendi hocasını, kendi kaptanını, kendi futbolcusunu döven, kendi yöneticilerini tehdit eden seyirci de sadece bizde var.

***

Yapılması gerekenlerin hemen hiçbirini yapmayan, buna karşılık yapılmaması gereken ne varsa yapan, takımdan çok kendini düşünen, takımdan çok kendini öven ve kendine tezahürat yapan seyirciyi suçlamak için bunları yazdığım sanılmasın.. Tribündekiler, insan doğasının gerektirdiğini yapıyorlar sadece..

Oysa, uygar ülkelerde seyirci, bilimselliğin gereklerini yerine getiriyor..

Nasıl oluyor bu?..

Yönetimler, seyircinin maça olumlu ve olumsuz etkisinin farkındalar. Sadece olumlu etkinin en yüksek düzeyde olmasını sağlamanın kendi görevleri içinde olduğunu biliyorlar. Bu yüzden tribün liderleri ile devamlı işbirliği içindeler. Psikologlar ve toplum psikologlarından yararlanılarak, tribün liderleri eğitiliyor. Bunlar hatta maaşlı, profesyonel elemanlar olarak kulüp bünyesi içine alınıyor ve saygın bir imaja sahip kılınıyorlar. Onlara seyirciyi ne zaman, nasıl yönlendirmeleri gerektiği anlatılıyor. Her maç için ayrı basılan ve maça girerken dağıtılan dergilerle, seyirci ile doğrudan ilişkiler kurulup, mesajlar her hafta iletiliyor. Seyircinin, sporcuları ve onların psikolojilerini daha iyi tanıması sağlanıyor. Yönetim kurulundan görevlendirilen bir kişi, "Seyirci İşlerinden Sorumlu" oluyor. Bu yönetici hem tribünlerin dolması, hem de gelenlerin takıma olumlu katkıları için projeler üretiyor, öneriyor ve uygulanmasını sağlıyor. Tribün liderleri bu yönetici sayesinde yönetimle organik bağ içinde bulunuyorlar.

Türkiye'de tribünlerin boş kalması, gelenlerin de takıma yararlı değil zararlı olması, hiçbir yöneticiyi rahatsız etmiyor. Yönetimleri çare aramaya, önlem almaya sevketmiyor. Ne zaman kendi aleyhlerine tezahürat başlıyor, o zaman para ile adam satın alıp, susturmaya çalışıyorlar, hepsi bu..

O zaman da, işler böyle gelmiş diye, hep böyle gidiyor..

***

Seyirci konusunda bir ek notumuz, İçişleri Bakanı Sadettin Tantan'a..

Sezon başında, Emniyet Genel Müdürlüğü ve valiliklere gönderdiğiniz bir genelge ile, sporda şiddetin kaynağı ve teşvikçisi küfürlere karşı önlem alınmasını emretmiştiniz. Alkışlamıştık.

Oysa görüyoruz ki, değişen bir şey yok. Maçlarda, Türk Ceza Kanunu'na göre söylenmesi yasak ve suç olan, çirkin, iğrenç, sinkaflı küfürler, hem de gene Türk Ceza Kanunu'nun, suç işlemeye yönelik çete kurma anlayışı içinde toplu halde bağrılıyor, ve televizyon ekranlarından tüm dünyaya yayılıyor ve sahada görevli polislerin kılı kıpırdamıyor.

Ben yurt dışında idim. Dönünce Cumhuriyet'te okudum. Beşiktaş-Galatasaray maçında tribünler bu iğrenç küfürlerle inlerken, bizzat siz maçta imişsiniz. Yanınızda da "Küfürleri önleyin" diye emir verdiğiniz Valiniz ve Emniyet Müdürünüzle..

Verdiğiniz emirlerin arkasında duramıyor, bu emirlerin yerine getirilmediğini, daha acısı umursanmadığını gözlerinizle gördüğünüz halde sessiz kalıyorsanız, o zaman bu genelgeyi niye yayınladınız, Sayın Bakanım?..

Geri alsanız, daha doğru olmaz mı?.. Hatta polislerinizi stadyumlardan çekseniz..

Hiç değilse, devlet otoritesinin ayaklar altına alınmasını, suçun polisler önünde pervasızca işlendiğini görmemiş oluruz.

Bu küfürlerin yarattığı gerilim ortamı tatlı rekabetin acı düşmanlığa dönüşmesini şiddetle körüklüyor ve Türk sporunu hızla kanlı olaylara sürüklüyor, Sayın bakanım.

Sizi ve "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" der gibi her şeye seyirci kalan teşkilatınızı bir kez daha uyarmak istedim, o kadar.. Kan döküldükten sonra sorumlu aramaya kalkmanız, ölenleri geri getirmez çünkü..

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır